23 Şubat 2014 Pazar

postmodern melodramlar

balkonumuzun önündeki saf gelin ağacı çiçek açtığına, bir hastalık neredeyse def edildiğine, ve biz ali'yle kapının önünde bağırışıp büyük ihtimal bir ay falan görüşmeyeceğimize göre, mart erkekse gelsin artık. en soğuğunu vurdursun, okumasıyla bezdirsin, polisiyle ezdirsin, haşat etsin. temmuzdan bu yana, iklimin ve devletin yarattığı reel dramaların hiçbiri benim ellerimle, teker teker, severek işlediğim postmodern melodramlarımın yakınından geçemedi. bu melodramlar öyle tatlı ama o kadar da ucuz ki, açıkçası deneyimlerim dizi olsa, hitap ettiği kitle hangi kesimden olur kestirmekte zorlanıyorum. eğer bugünün şiirini yazacaksak, bugünün melodramlarını anlamak gerek diye düşündüm ve onları kendi kafamda şöyle üstünkötü bir şekilde analiz ettim:
- bugünün melodramları da tıpkı geçmişteki trajediler gibi tesadüflere, kaderin küçük cilvelerine dayanır. prensipte, sevdiğinin öldüğü yanılgısıyla zehir içmek gibi, aman dur sakın tüh be kalıbına hizmet eden olaylardır, ama ölümdür, intihardır, aile baskısı yok efendim ekonomik uçurumdur, böyle büyük meselelere değil, kişilerin kendi iradeleriyle verdikleri minik kararlara dayanırlar.
- postmodern melodramlarda trajediye sebebiyet veren kararın nedeni sorgulanmaz. varoluşçu bir anlatı değildir bu, kişi bir eylemde bulunur, mühim olan bu eylemin yol açacağı olaylar silsilesidir.
- postmodern melodramlar aptalcadır, anlamsızdır, öznesine "ben şimdi çok fena hissediyorum ama neden böyle oldu ki" duygusunu yaşatır, köktenci bir analizle çözülemez, yüzeysel bir müdehaleyle düzeltilmez, pasifize edicidir, saçmadır. ama bir yandan da kurduğun düzenli, due dateli modern hayatını sana anlatmaya değer bir hikaye gibi gösterir, bir şeyler batırır, coşkunlaştırır.
şimdi bir örnekle ilerleyelim. kadınla erkek, alkışlar eşliğinde düğün masasına doğru ilerlemektedir. yürüyüş esnasında fısıltıyla diyalog başlar:
Makyöz kızı gözlerinle yedin Hakan, sen bu evlilik işine nasıl alışacaksın bilemiyorum. (Gülümsüyor)
Ne ilgisi var Şebnem ya, evlenelim dedin evleniyoruz işte, son anda yine mi trip.
Ya trip değil, şaka yapıyorum. Öyle mi oldu şimdi daha dün evlenelim diye peşimde koşturuyordun.(Gülümsemeye devam ediyor)
Şebnem allahaşkına bırak ya lüzumsuz bir yığın laf.
(Ciddileşiyor) Kimse seni buraya zorla getirmedi, istemiyorsan gitmekte özgürsün yani, allah allah ya evlenelim demişim de, o da kabul etmiş, ettiği lafa bak şu ortamda.
Şebnem ben senle nikah masasına yürüyorum sen bana gitmek istiyorsan git umrumda değil mi diyorsun? Bu mu?
Tabii ki öyle diyorum, gitmek isiyorsan gidersin kalmak istiyorsan kalırsın, bu kadar.
(Durur, yüzüne bakar bir süre)
Peki.
(Dönüp gider) 
şimdi bu yaşanan çok bariz bir postmodern melodram. kadının şakayla karışık ettiği minik bir sitem, nikah masasında bırakılmayla sonuçlanıyor. kimse bu kadar basit bir sebepten evliliğe dayanmış bir ilişkiyi bitirmez, bu çok aptalca diyebilirsiniz. evet çok aptalcadır, ama bireysel özgürlükle, ben korumasıyla, cüretle ve kör göze parmak bir mücadeleyle şekillenmiş 2014 toplumunda, insanlar böyle şeyler yapabilirler mutlaka sizin de şahit olmuşluğunuz vardır benzer şeylere. modern köktenci kafa hemen şu noktaya gider: bu sebepten bozuluyorsa ilişki başka sorunlar da vardır, dolayısıyla bugün değilse yarın bitecekti bu iş, yani ayrılığı makyöz tribine bağlamayalım. fevkalade yanlış bir düşünce olur bu. postmodern melodramlar tamamiyle tesadüfidir, yani şebnem o masaya yürürken bu cümleyi kurmasa, belki de otuz yıl geçinecek dinamiğe sahipti bu çift, bilemeyiz. neden bu cümleyi kurduğunu da bilemeyiz. bu olay nasıl çözülür, bundan sonra ne olur kestiremeyiz. yeni melodramlar işte böyledir, bir şey olur, peşinden bir felaket olur, kimse ağzını açıp tek kelime edemez. 

sizin de eğer postmodern melodramlarınız varsa paylaşmak istediğiniz, bana gönderin, bu mart da beraber gülecek bir şeylerimiz olsun. cansuhepcaglayan@gmail.com


     

  

17 Temmuz 2013 Çarşamba

prens sabahattin

doğru sözcükleri seçmek meseledir, anlatırken de dinlerken de. bugünün güzel anlarını geleceğin hangi kötü anlarıyla denkleyebileceğinin hesabını yapabilmek apayrı bir meseledir, göte ve pişkinliğine ihtiyaç vardır. dik durmak mesele değildir, dik durulur, dik durmak yapması düşünmesi söylemesi öyle kolay kolaylığından sıkılıyorum muhabbetidir. ölmek geyik değildir. aşk sitcom değildir. ölmek ve aşk mesele değildir. yemeğe yeterince tuz katmak ve hayvanın oğlu gibi sözler vermek bir mesele olabilir, bu durum kişinin tıynetine göre değişir. bu toprakların en önemli meseleleri çarpık batılılaşma ve kirpik ötekileşmedir. güven sorunu, geçmiş travmalar, karanlık ruhlar, bunlar mesele değildir, bunlar aslında yoğdur. yoğurt vardır. yörsan mesele olsa ne olacaktır, olmasa da mutfağa girmeyecektir. borçlar meseledir, alacak baya baya meseledir, aynı yanlışı iki kere yapmak oldukça sikimsonik bir meseledir. salçalı ekmek ve peyniri küçümsemek nerden baksan bir şark meselesidir, çay koyanın meselesi kalmaz. öyle bir mesele etmem ki, ruhun duymaz.          

26 Mayıs 2013 Pazar

çayın altını tartışmaya açık bırakmak

1940-1990 arası eser veren Oktay Rifat tanık olduğu edebi akımlar etkileniminde farklı biçemlerde şiirler üretmiştir. Birinci Yeni egemenliğindeki ana dayalı, imge yoksunu, sohbete yakın ilk dönem şiirlerinin yerini sonrasında yine yalın ancak imgelemi görece daha güçlü, özgün biçemi belirgin şiirler almıştır. Oktay Rifat kendini Garip’in cafcafından sıyırdıktan sonra hemen hemen her şiirinde, tanık olduğu toplumsal değişimin yarattığı hüzün ve karmaşayı dillendirir. Bu durum onu doğu modernizmi içinde değerlendirilebilir hale getirir. Doğu modern yazını, batı modern yazınına kıyasla, İslam geleneği ve mutlak otoriteye dayalı siyasi yapılanma gereği çok daha edilgen, hüzünlü, eli kolu bağlı ve hatta, belki biraz da cüretkarca dile getirebilirim, itaatkardır. Yanlışı ve çatışmayı -sözgelimi ötekileşmeyi ve yabancılaşmayı, batılı yola sokulmak istenen doğulu geleneği, doğa ve şehir karşıtlığını, özelleşme ve bütünlük taşımanın çağsal algıda yer değiştiren değerlerini- irdeler, ancak yazar olarak kendini bu duruma maruz bırakılan bir mağdur olarak konumlandırır, toplumcu gerçekçileri bir kenara koyarsak –ki Türk şiirinde bu gelenek dahilinde yazılan nitelikli eser yok denecek denli azdır- sorunun çözümüne işaret etmez, eleştirilerinde dahi dağınık bir ironi ardına sığınır ve yöntem olarak kaçışı yeğler. Turgut Uyar’ın Kurtarmak Bütün Kaygıları adlı şiiri bu tutumun Türk şiirindeki en belirgin açıklayıcısı olarak gösterilebilir. Bu önbilgilendirme çerçevesinde Oktay Rifat’ın tanık olduğu çağın toplumsal sorunlarını yoğun doğa irdelemesi ve muhalif siyasi duruşun öne attığı kavramlar egemenliğinde dile getirdiği, bu bağlamda doğu modern yazınına dahil olduğu iddia edilebilir. (...)

bu saatten sonra kalbine girecek şey ben değil ordudur

balkonları ağaç yaprakları ve böceklerle; masaları şarap şişeleri, yarısı dolu kahve bardakları ve boş peynir kutularıyla, beyinleri yarını olmayan bilgilerle, odalarıysa güzafi sohbetlerle dolduran o beklenen, bulunduğundaysa hızla kurtulmak istenen o güzel final mayısı. akşam cannes töreni varmış, yine farhadi'ye şeker vereceklerdir, ozon'a da avuçlarını göstereceklerdir, zira onlarca pencereyi açmak güzel, pencereden aşağıya çöp dökmekse, siz türkler nasıl diyor, immature. ozon'un bundan bir önceki filmi vizyona girmiş, bir kızgın taşlara düşen su damlaları değil ama, sırf o hasta ruhu görmek bile dinç kılabilir insanı, gibi geliyor bana sanki sanırım.

bir deney yapmaya başladım, bir başkasının biçemiyle, bir başkasının sözcükleriyle yazmak. arkadaş zekai özger'in pek eskilerde denediği şey gibi, sizin gibi yazmak istesem, elbette şahanesini yapardım varsayımı üstüne kurulu insanı ya acayip tatmin edecek ya da yerle yeksan edecek bir süreç. tatlı olacak gibi geliyor bana sanki sanırım.

ha bir de kaan boşnak'ı es geçmeyin, adam harikulade.


 

24 Aralık 2012 Pazartesi

cin ali


Eğer karşımda her sorunun cevabını bilen bir cin olsaydı, ona yönelteceğim soru “Ben herhangi bir şeyi değiştirebilir miyim?” olurdu. Bu sorudaki, yanlış anlaşılmaması gereken nokta şu ki, “ben” diye bahsedilen özne dış faktörlerden tamamiyle bağımsızlaşmış, otonom bir figürdür; günlük yaşamda kullanılan, sosyal ve kültürel faktörlerle devşirilmiş “ben”den bu anlamda farklılaşır. Eğer “ben” ikinci tanımıyla kullanılmış olsaydı, bahsedilen değişim tam anlamıyla bir değişim olmazdı, çünkü benin beraberinde taşıdığı değiştirilemez olgular onun yarattığı değişimi de bir gereklilik olarak algılamamıza yol açabilirdi. Bu durum şu şekilde örneklendirilebilir: Yolda gördüğü dilenciye ev açan, ihtiyaçlarını karşılayan, hayat koşullarını iyileştirmeye sağlayan birini ele alalım. Bu kişinin bahsi geçen dilencinin hayatında yarattığı değişimin gerçek bir değişim olup olmadığı ikincil bir sorgulamadır, bunun öncesinde genel algının tersi yönde bir eylemde bulunan, değişim yaratmaya çalışan kişinin bu değişimi yaratmada etkilendiği dinamikler tartışılmalıdır. Eğer bu kişi değişime yol açan eylemi toplumca ona öğretilmiş merhamet ve hayırseverlik algısıyla gerçekleştiriyorsa, onun ailesinden, okulundan ya da çevresinden gördüğü doğru bunu gerektiriyorsa ya da kişi yaptığı ve onca kötü algılanan bir eylemin karşılığı olarak bu eylemi vicdanını rahatlatma yolunda bir araç olarak kullanıyorsa, değişime yol açtığı düşünülen bu eylem aslında bir değişime değil mevcut sistemin kendi içinde yol açtığı hafif dalgalanmalara işaret eder. Değişimi yaratacak olan özne özgür iradeye sahip olmalıdır ki eylemleri düz bir belirlenimcilikle algılanmasın, önceden kestirilemez bir farklılaşmayı, değişimi, gerçekleştirebilsin. Dolayısıyla “Ben herhangi bir şeyi değiştirebilir miyim?” sorusuna verilecek evet cevabı öncelikle “Ben özgür iradeye sahip miyim?” sorusuna verilecek evet cevabını gerektirir. Bu noktada ikincil sorgulamaya, değiştirme eylemi özneden çıkıp nesneye ulaştığında nesnenin yaşaması planlanan değişimin ne kadar gerçek olduğu sorusuna geçilebilir. Az önce verdiğimiz dilenci örneğine geri dönersek, eylemi gerçekleştiren özne bu eylemi tamamen özgür iradeyle değişim yaratma yolunda yaptıysa bile, eylemin dilencinin hayatında yaratacağı değişim sahi bir değişim midir? Ekonomik refaha kavuşan dilencinin yaşayacağı değişim onun özünde yaşayacağı bir değişime yol açar mı? Başka bir deyişle sistemin kazananı ve kaybedeni birbirlerine dönüşseler bile onların özlerini oluşturan temel değer ve kavramlar değişmekte midir? Diyelim ki, gördüğü bu yardımdan sonra dilenci bir şekilde hayatını yola soktu, kendine bir iş kurdu, para kazanmaya başladı, tabiri caizse kendini kurtardı. Onun yaşadığı bu süreç bireysel anlamda bir kategoriden diğerine geçiştir, ancak toplum içinde varolan kategorilerin haricinde bir boyuta geçiş değildir. Dolayısıyla özne tarafından değiştirilmeye çalışılan nesne değişmemiş, ancak dönüşmüş olur. Bu noktada “Ben herhangi bir şeyi değiştirebilir miyim?” sorusunun cevabının evet olabilmesi için “Bir şeyin özü değişebilir mi?” sorusunun cevabının evet olması gerektiği sonucuna varılabilir. Cine sorulan bu soru ne kadar dünyayı algılama yolunda temel sayılabilecek iki soruya cevap bulmamızı sağlasa da soruyu soranın gelebilecek iki cevapla da baş etmesi oldukça zordur. Hayır cevabı soruyu soranı tamamen edilgenleştirebilir. Varlığının herhangi bir değişime yol açmayacağını kesinkes bilmek, onun varlığını kendi nazarında anlamsızlaştırabilir, çünkü yaşamaya devam etmek, eylemde bulunmak elbette ki yaşayışının özel olduğu ve değişime yol açabileceği inancını gerektirir. Evet cevabı ise özneyi bunun tam zıttında ancak yine zor bir pozisyona sokar. Değişim yaratabileceğini bilmek beraberinde kendine ve çevrene karşı büyük bir sorumluluk getirir. Yanlış olarak adlandırdığın şeyleri değiştirme ihtimalin olduğunu bilmek uçsuz bucaksız bir etkenliğe yol açabilir, çevrende olup biten her yanlışlıktan kendini sorumlu tutmanı ve bu yük altında ezilip kendi özünü tüketmene sebep olabilir. Alınabilecek iki cevabın da ızdırap yaratacağını bilmeme rağmen bu soruyu tercih etmemin nedeni şüphesiz ki meraktır. Tahminimce ve umudumca hakikate ulaşmanın yaratacağı ızdırap vereceği tatminin yanında anlamsız kalacaktır. 

4 Nisan 2012 Çarşamba

bütün acılar birbirine benziyor sanki

nazilerce yahudilere amerikalılarca siyahilere yapılanlar
afrika kıtasının elmas peşinde katledilmesi
idama mahkum edilenlerin ipe, giyotine, elektrikli sandalyeye ya da şırıngaya kadar geçirdikleri anlar
idama mahkum edilenlerin öldürdükleri insanlar
zorla göç ettirilen ermeniler
biat etmeyince kaçırılan, kimvurduya giden kürtler
faili meçhul gazeteciler
işkence odalarında, hapishanelerde taciz tecavüz ve her türlü işkenceye maruz kalan devrimciler
zevk için dövüştürülen gladyatörler, boğalar, tavuklar, kuyrukları koparılan, yakılan, suda boğulan kediler, köpekler
okudukları ve yazdıkları şeyler yüzünden tutuklanan öğrenciler
attıkları yumurtalar ve sloganlar yüzünden biber gazından öldürülen öğrenciler
alınıp satılan, işçi, seks nesnesi yahut köle olarak kullanılan çinli, arjantinli, pakistanlı, iranlı, lübnanlı, türk, kürt, rus ve bütün dünyadan çocuklar
erkeklerce madden ve manen öldürülen kadınlar
ufak çıkarlar peşinde sevgiyi, ahlakı ve iyi niyeti hiç düşünmeden harcayanların terörüne maruz kalmış milyonlarca insan
ve bütün bir düzence hayalleri, karakteri ve algısı hepten değiştirilmiş o tek kişi

18 Mart 2012 Pazar

murathan mungan alıntısı yapacağıma taksim'de nevruz eylemi ortasında kalırım daha iyi

üniversiteye geldiğimden beri fark ettiğim en belirgin şey, insanların hayatlarını anlamlandırma arzusunun artık sönümlenmeye başladığı oldu. lisedeyken hayat mı daha rahattı, gelecek kaygısı mı daha azdı, hormonlar mı bir acayipti bilmiyorum; ancak o vakitler herkeste – son derece ergen bir tabanda gelişse bile – bir farklılaşma, güruhtan biri olmama, hayatını genelgeçer kurallarla yozlaştırmama isteği vardı. ne biliyim, daha az kuralcıydık sanki. korkular daha azdı, her şeye bir tutkuyla yaklaşılırdı. şimdi tutku korkulan bir şey oldu. bir şeylere bağlanmaktan kaçınır olduk. daha da fenası, bir şeye bağlanmanın, hayatını bir şeye adamanın ve bu biçimde anlamlanmanın, gerçekle bağdaşmayan, romantik ve özünü tüketen bir tavır olduğuna inanır olduk. üniversiteye gelmeden önce, tecrübenin, her ne şekilde oluşursa oluşsun, insanı geliştirdiğini, iyiye sürüklediğini düşünürdüm. şimdiyse geçen yılların insanı ne kadar çirkinleştirdiğini büyük bir üzünçle, çaresizlikle izliyorum. hiçbir şey iyiye filan gitmiyor, aksine olgunlaştığına inanılan, olgunlaşması beklenen insanlar tatminsizlik içerisinde, bir liseliden çok daha tutarsız hayat görüşleriyle, ordan oraya sürükleniyor, hiçbir yere gitmeyen ve bu gidişle de hiçbir yere gitmeyecek yaşamlarını günlük sıradan eğlencelerle, sözgelimi alkolle, neşelendirmeye, katlanılabilir hale getirmeye çalışıyorlar. o akademik yaşam, girilen tonlarca sınav, dinlenen müthiş şarkılar, izlenilen filmler, okunulan kitaplar ve masabaşında tartışılan bütün o güzel şeylerin sonu bu tıynetsiz hale mi çıkıyor? bunun için mi uğraşıyoruz biz? yani şimdi ciddi ciddi, gerçekçi olmak demek, okulu bitirip, hatrı sayılır bir para kazanıp evlenmek, çoluk çombalağa karışıp, bir araba bir ev alıp bayram tatillerinde yurt dışına gidip yemek yemek mi demek? gerçek bu mu gerçekten? inanmak istemiyorum. buna inanmaktansa, kültablasına inanırım, şekerliğe, kaşığa inanırım daha mantıklı. bir insan bunlara inanmaktan, bu öğretilmiş, hiçbir şekilde tatmin getirmeyecek saçmalıklarla yaşamaktan nasıl yorulmaz da, değerli olan yegane şeyden, sevgiden, tutkudan yorulur? nasıl bir normalleşme arzusudur ki, hayatını olağandan bir adım öne çeken şeyi alelacele törpületir? bildiğim bir şey var, o da güzel olan hiçbir şey emek harcamadan, kendinle savaşmadan gelmiyor. ama şöyle de bir şey var ki, emek harcadığımız şeylerin birçoğu da güzellik getirmiyor. demem o ki, siz siz olun, bir yerde bir kıvılcım görürseniz, belli belirsiz bile olsa, bağlanın ona. çünkü bana kalırsa, başka ne yaparsanız yapın onun kadar anlamlı olmayacak. ha bir de nolur, eğer içinizde tutkuya dair en ufak bir meyil varsa, öldürmeyin onu. üzülürüm.

22 Şubat 2012 Çarşamba

posa'yı çıkarmak


emek saçarak, bu yola kolumuzu bacağımızı koyarak nihayet posa'yı çıkarmış bulunuyoruz. bayinizden haşince isteyiniz.

not: yazı kayar tabii, bizim hayatımız kaymış. sevgiler.

1 Aralık 2011 Perşembe

çan sesleri ezan sesleri martı sesi

bu aralar eskileri çok anıyorum. hayatım çakılı kaldığından mıdır nedir, özlüyorum sanki o günleri. 3 yıl önce sanırım, kaan ince'yi pek severdim. bugün mektup'u okudum, hala severmişim meğer.


"yarım kalmış acılar denizi pencereme konardı ge-
ceyle, savrulurdum. gözyaşı kokusuyla dolu bir
kuğu, zamanın sonuna kalkan, sürgünümdü; göz
mavisi duman, sessizliğim. aktım ölü denizkızıy-
la gökkuşağı saklı mektubun içine, pulumuz rüz-
gar oldu, postacımız güvercin. civa gibi eridik ka-
bımızda. kırmızıya gittik. hemen yokladım yüzü-
mü yağmurun yuva yaptığı ellerimle. iyice şaşır-
mıştı alıcısı vapur ıslığımızın. saplandı gözlerimin
ışığı yeni güne.

mermer bir kayıkla geri döndük
diğer yarısına acının,
usulca çekildi deniz,
son bulduk, yenildik.

artık yataksız bir liman yüreğim, soğuk ve loş.
kırık
düşlerim. serçelerde gözlerimin buğusu. buruk
içim.

böylesi bir yenilgiyi beklemediğim için
sabahın en serin ucunda bağıran ben
intihar edecekmiş gibi sıkılıyorum
düşük boynuma asılı sonbaharı.

çekildi yaşanan hıçkırıklara, yaşanmayan düş kı-
rıntılarımızla boğulduğumuz odaya. düştü saat
duvardan, telefon diye çevirdim yelkovanı: imdat.
akrep soktu kendini. çan sesleri, ezan sesleri, martı
sesi, çatılarda kaldı gecenin gizi. unuttum mektu-
bun içinde boğulduğumu. elveda."


12 Temmuz 2011 Salı

yavaş çekimde tanelerin dağılışı ve türlü aranjmanlar 2

her şey tabii ki olmadı ve ben bir hikaye anlatamadım. böylece yine, yeniden; gedikli gerçeklerin sizlere arzında eğri bir ayna görevi üstleneceğim. ikibinonbirin bir temmuz günü, ikibinonunkinden pek de farklı olmayarak yarım kalmış beklentilere, hayal kırıklıklarına, çıkara ve tamaha, zoraki eğlenmelere, redlere, kendinden vermelere ve dış faktörlerce sertçe sarsılmış karakterlere şahit oldum. bundan daha elim olarak, tüm bu olay ve olgulara etken yahut edilgen biçimde dahil olan ben, kurgunun bir elamanıyken halihazırda ferdi olduğum bu abeslikten katiyen rahatsız olmadığım gibi, durumun vahametini, ancak şu an, yani ekrandaki zahiri bir silüet olmaktan sıyrıldığım şu an ayırt etmiş bulunuyorum. bu farkındalığın isyan yahut en ufak bir eyleme yol açtığı sanılmasın. bu koşullar içre doğmuş ve gelişmiş ben, yılların getirdiği kanıksama neticesinde, oluşumunda şahsen hiçbir tesirim olmayan bu yalan sistemini, özüm kabul etmiş bulunmaktayım. hayatım; içinden türediğim, nefret ettiğim, muhtaç ve mecbur olduğum dayakçı bir anne gibi. aslında hepimizinki öyle değil midir?

bu nedenle ki, sizlere güzelliklere sarılı yahut komik yahut aşkla dolu hikayeler anlatabileceğimi, maalesef, zannetmiyorum. sıkıcı kelamlarımından dolayı şimdiden özür diliyorum.

6 Temmuz 2011 Çarşamba

yavaş çekimde tanelerin dağılışı ve türlü aranjmanlar

her şey olsaydı ve ben size bir hikaye anlatsaydım rengi zannedersem yeşil olurdu. demirden zırhı, kalın çerçeveli gözlükleri, hayırları, tunçtan bilekleri olmazdı. ince belli bardaklar sıra sıra dizilir, göl ufak seslerle titreşir, ahmet hamdi tanpınar ve sabahattin ali; ayakları ahşap, oturağı hasır, dar sandalyeler üzre fısıldaşır, cümlemiz o engin, o dirgin, o durgun manzaranın söz ile zımparalanmış pareleri olurduk.

her şey olsaydı ve ben size bir hikaye anlatsaydım rengi zannedersem kırmızı olurdu. başrolde arno frisch oynamaz, kimse arzularını bir başkasının kırgınlığı pahasına açığa çıkarmazdı. ellerde tek atımlık zarlar, o çift küp farklı düşse ne kaybedileceği yahut ne kazanılacağının hesabı yapılmayan bir alemde, nikbin yaşamlar sürerdik. sohbetler bir an sonrasının, sevgiler özenin, geceler diğer gecelerin peşine düşerdi.

her şey olsaydı ve ben size bir hikaye anlatsaydım, o gün, bugünden farklı olarak sözlerim ehemmiyete kavuşurdu. ancak o gün yetkin bir hikayenin yazarı değil çatısı, eylemlerimin sorumlusu değil bizatihi somut karşılığı olurdum. eğer bir kişiyi değiştirebilseydim zannedersem her şeyi değiştirebilirdim.

3 Haziran 2011 Cuma

koyudan açığa doğru tüm renkler ton ton benim memurum işini bilir dediydi tonton

kürt milliyetçileri ve stalin sempatizanları kordonda toplaşmışlar. ellerde bayrak, ayaklarda şalvar. mikrofondan bağıra çağıra laflar. bendeniz ve lise eteğim alsancak iskelesine ulaşmak çabasındayız. meydana girmem şart. miting kültürüm zayıf olduğundan şangır şungur dalıyorum polis barikatına. kadın polisin kolu haşin bir hareketle önümü kesiyor. çantama bakacak zaar. karıştırıyor da karıştıyor, bit kadar çantada ne bulacaksa. içeri giriyorum. hani şu meşhur ötekilik vardır ya, o ortamın ötekisi bariz biçimde ben ve lise eteğimiz. bilmediğim bir dilde konuşuyorlar, lakin sözlerinin ahengi kulağa fena gelmiyor. sağa yürüyorum sola yürüyorum her yan polis barikatı. anlıyorum ki burdan çıkış yok. zorunlu geçtiğim yollardan geri dönüş. "memur bey, ben vapura gideceğim de nerden ulaşabilirim?" sevimlilik paçalarımdan akıyor meymenetsizin karşısında. arkadan dolaş diyor. elbet dolaşıyorum. güneş beynimde hararet yaratmaya başladığı esnada iki insan gözüme çarpıyor. kız. altında şalvar. üstünde dar atlet. gözünde rayban. saçlar röfleli. boynuna asılı koskocaman fotoğraf makinesi. zannedersem profesyonel bir şey. yanında oğlan. oğlanın üstünde kumaş pantolon, bol keten gömlek. keçi sakal. kulakta küpe, renkli bir şey. elinden tutuyor kızın. arka planda çirkin bir hoparlör sisteminden vargücüyle savrulan kürtçe sözcükler. etrafta mavi üniforma. ben ve lise eteğim zar zor duyabildiğimiz müzikçalarımızdan yan babilon dinliyoruz.

büsbütün ayrı kutuplar dediğin düşüncelerin aynı neyin laciverdi olduklarını fark edip bütünleşmesini, en normal dediğinin gün gelip ötekileşmesini, trendle mücadelenin, özentiyle gerçeğin nasıl da içiçe geçtiğini işte böyle bir kalemde gösterir izmir. her günümüz böyle garip enstantanelerle kaplıdır.

24 Şubat 2011 Perşembe

kutup ayısı ve fokun akılalmaz maceraları



Ben de şu dünyaya geldim geleli
Emanetten bir don giymişe döndüm
Sahibi çıktıda elimden aldı
Koru yerde koyun yaymışa döndüm

O yar geldi geçti geri bakmadı.
Hendekler kazdırdım sular akmadı
Çok yuva bekledim cücük çıkmadı
Boş yuva beklemiş yoz kuşa döndüm

Pir Sultan abdalım bu dünya fani
Baştan başa kim sürdü bu devranı
Yarin bir çift sözü üşüttü beni
Yüce dağ başında donmuşa döndüm



Yukarıdaki nefes, Bektaşi geleneğinin devamı niteliğinde olup Pir Sultan Abdal tarafından La Merditude des Choses için 600 yıl önceden saza alınmıştır.

26 Ocak 2011 Çarşamba

banksy, hiç trendy değilsen.




uyusam
kalktığımda yatağım hala lavanta koksa
kekikli, zeytinli bi kahvaltılı hazırlasalar

27 Aralık 2010 Pazartesi

anket: genç bayanlara sorduk.

1. hiç haksızlığa uğradığınızı hissettiniz mi?

2. aynı duyguyu dalgasının size birkaç kaynaktan periyodik olarak çarptığının farkına vardınız mı?

3. bu kaynakların size haksızlık etmelerindeki temel amacın kendi eksikliklerini gidermek olduğunu gördünüz mü?

4. bunu gördüğünüz halde güçsüzlüğünüzden bir şey yapamadığınız oldu mu?

5. yeterli gücünüz olduğu halde bu haksızlığa karşı bir şey yapmadığınız oldu mu?

6. olayın işleyiş mekanizmasını ve nedenselliğini bütünüyle içinize sindirdiğiniz halde, her tekrarlanışında darmadağın oldunuz mu?

7. her tekrardan sonra bir daha tepki vermeyeceğim diyip, ilklerde dışadönük, sonrasında içedönük tepkiler verdiniz mi?

8. spontane olaylar karşısında vücudunuzun verdiği tepkinin hiçbir zaman önceden tasarladığınız gibi olmayacağını, acıyla, fark ettiniz mi?

9. düşünme mekanizmanızın vücüdunuzun genel işleyişinde ne kadar etkisiz olduğunu görüp iradenizden şüphe ettiniz mi?

10. siz klavyeliyken bir şeylerden iğrendiniz mi?


(1.a, 2.s, 3.k, 4.ı, 5.d, 6.a, 7.y, 8.ı, 9.m)
(10. sorunun cevabı EVETse 1. soruya geçiniz.)


24 Aralık 2010 Cuma

köpekleme yüzmek ve tabii yine tespit

demin televizyonda bir haber gördüm. bir köpek varmış. bir yığın saçma sapan objenin adını öğrenebilmiş ve onları istenilen sırayla dizebiliyormuş. dünyanın en akıllı köpeği diyorlar. işte tam da budur dedim kendi kendime. hakikaten dedim ama. evimiz herhangi bir gerekçeyle izleniyorsa, video kayıtlarını takip eden kişi bu kız ne konuşuyor evde bir başına diye epey eğlenmiştir büyük ihtimal. her neyse. işte akıllılık anlayışımız bu yani. sahip tarafından adı öğretilen objeleri dizebilmek. klasik bir lise anlayışı. hatta klasik bir dünya anlayışı. söyleneni başarıyla yaparsan, akıllısındır. ne yaptığını biliyor musun, neden yaptığını biliyor musun, yaptığının bir anlamı var mı, hiç önemli değil bunlar. follow the instructions yani. ve o an dedim ki, ne kadar saklamaya çalışsa da, sistem kendi kendini böyle ele veriyor işte. hem de en bariz destekçisi medyayla. bana sorarsanız dünyanın en akıllı köpeği hoşt diyince gitmeyen, laf söz dinlemeyendir. köpeksin arkadaşım sen. havla, ısır ne bileyim, gücünü bil. iki kuruşluk mama için, böyle maskara olma. bu da benim uygarlığa eleştirimdir. did you get it?

10 Kasım 2010 Çarşamba

dağlar bağlar

kimyada entropi diye bir hadise var. entropi bir atom veya atom grubunun genel düzensizlik ölçütü. entropi yani düzensizlik arttıkça kararsızlık artıyor. genel olarak atomlar, küresel simetriyi yakalamak, elektronları üzerinde eşit çekime sahip olmak için entropilerini düşürmeye, kararlı hale geçmeye uğraşıyorlar. bu nedenle aralarında bağlar kuruluyor. alın size en güzelinden bir kimya psikoloji sentezi. insanlar ne için bağ kuruyor? daha düzenli bir yaşama geçmek için. enerjisi yüksek gençlik yıllarında, entropi tavan, bağlar filan hikaye. ama yaş ilerledikçe bir düzen arayışı, kararlı hale geçmek isteği. hemmencecik bir bağ kuruluyor, monogami de takipçisi oluyor.

bir de bağın üstüne bağ kurmak yani metres durumu var ki, ona da koordine kovalent bağ diyoruz. bir dahaki sefere de onu anlatırım.

3 Ekim 2010 Pazar

tez elden teslim

alttaki son bölümle birlikte nilgün marmara tezinin sonuna gelmiş bulunuyorum. bugüne değin blogu her açışında karşısında marmara'yla ilgili bir şey bulup içi bayılanlara özrü borç bilirim. yazdıklarımda fazlalar ve eksikler mutlaka ki vardır, değer verenler kusurumu affetsin. sanırım artık hep beraber hafifleyebiliriz.

not: tezle ilgili bütün kayıtları imha etmek durumunda kaldım. güvenlik filan. kontrol edildikten sonra tekrar koyabilirim. koymayabilirim de. mandalina yiyiniz.