2 Nisan 2010 Cuma

Çağdaş Türk Yazınında Derivatif Bir Alternatif olarak İslamcılık


Evet, politik de algılayabilirsiniz.


Sanatçıyı alternatif biliriz. Demem o ki, mevcut durumdan rahatsızlık duyan, hakim hali “çirkin” olarak algılayan, ve buna tezattaki bir güzelliğin yaratımında görev alan bireyi alternatif ve hatta çoğu zaman muhalif olarak tanırız. Değişik perspektiflerde, sözgelimi toplumcu gerçekçi bir algı olarak Brecht poetikasında, idealist bir yaklaşım olarak Hegel estetiğinde ve postmodern sanatın hemen hemen tüm sıkı yazın ürünlerinde bahsi geçen rahatsızlık önemli bir yaratım faktörü olarak yerini almıştır. Hatta bu rahatsızlık, başka ve daha güncel bir deyişle sıkıntı, çağdaş dönemde daha da belirginleşip majinalleşmeyi, bilinçli ötekileşmeyi, çoğunluğa tiksinti sonucu yalnızlaşmayı özellikle yazında moda haline getirmişti. Bugünse farklı bir durumdan söz etmek mümkün.

Ana yola alternatif olarak ortaya çıkan ikinci yolun zamanla anayolla aynılaşmasını ve hatta daha da beter olmasını Orwell’ın Hayvan Çiftliği’ne gerek duymadan, kendi hayatımızdan da örneklendirebiliriz. Bu alışılagelmiş, artık pek de önemsenmeyen bir konu. Sözgelimi açık ekonomi politikası güden muhafazakar bir rejime alternatif olarak başta devletçi, devamında milliyetçi ve asker sempatizanı bir kolun oluşması ne kadar çirkin olsa da pek şaşırtıcı olmayan bir yönelim. Asıl tartışılması gereken konu derivatif bir alternatif olarak hiçbirine katılmayanların, ana yolu ana alternatiften daha sevimli bulup, bir çeşit alternatifler arasında marjinalleşme çabası olarak çoğunluk kesimle farkında olmaksızın aynılaşması. Bunun güncel hayattaki karşılığıysa genç türk yazınının aşina olunmuş ideolojik yönelimlerden, pratikte serserilikten ve ateistlikten kopup İslam’a kayması durumu.

Elbette ki hepten bir yönelimden bahsetmiyorum, ancak anarşizmden, ateizmden, Beat’ten, Punk’tan, Dada’dan bahseden ve yayın politikasına bu akımlar egemenliğinde şekil verdiği bilinen dergilerin çoğunun kurgusal yazındaki niteliksizliği artık gözden kaçacak düzeyde değil. Yanısıra İslam’a yakınlığı aşikar olan kimi yazar/şairlerin yayımladıkları şeyler yetkinlikleri dolayısıyla haklı bir takdir görüp popülerleşiyor. Bahsi geçen ürünlerin içerik olarak İslami propoganda yaptığını veya gizliden gizliye dini kaygı taşıdığını kesinlikle iddia etmemekle birlikte, kullanılan sözcükler ve hakim temanın dil aracılığıyla okur üstünde belirgin etki yarattığını yok sayamayız. En bariz örneğiyle Murat Menteş’in yeni yayımlanan şiir kitabındaki “deplasmanda plasebo” adlı şiirin epey güzel ilk dizesi “allahım kaderimde anarşi ve protesto” bahsettiğim derivatif alternatif fikrini destekler nitelikte. Öncelerin alternatifi olarak bilinen anarşi ve protestonun başına şimdileri allahım kaderimde geliyor. Bu sözde yenilik, genç yazında içerik olarak sahiden sağlam ürünleri kapsadığı için garipsenmiyor, hatta sempatik bulunup içselleştiriliyor.

Geçen sene İzmir Ekonomi Üniversitesi’nde bir söyleşide ODTÜ’den gelen ve şu an adını hatırlayamadığım değerli bir siyaset bilimci derivatif güvenlik sistemlerinden bahsetmişti. En belirgin örnek olarak teoride amacı vatandaşı korumak olan ordunun, pratikte terörist kabul edilen bir grupla çatışarak yıllar boyu binlerce vatandaşının ölümüne sebep olduğunu epey akademik bir dille açıklamıştı. Yani derivatif bir güvenlik organı olarak ordu, görevini karşılayamaz duruma gelip genleşmiş, şişmanlama benzeri bir yapı bozukluğuyla teorideki karşılığı dışındaki şeylerle temasta olan vasıfsız bir kurum haline gelmişti. Konuya geri dönersek, derivatif bir alternatif olarak yorumladığım İslamcı(sözcük kesinlikle kötücül bir çağrışım amaçlı olarak kullanılmamıştır), veya sosyal ortamda çarpıtılarak oluşturulmuş ama kulağa daha sempatik gelen bir kavram olarak dergahçı yazın benzer bir süreç geçirir mi zaman gösterecek. Bütün tümevarımlar yanlış olmakla beraber, ben iki resim arasında yedi benzerlik bulabiliyorum fakat bahsi geçen ürünleri okumaktan da kendimi alıkoyamıyorum. Haydi hayırlısı.

24 Mart 2010 Çarşamba

geçen gün yine vol.1

1. geçen gün yine m kütleli bir cisimle serbest düşüyoruz. esnek çarpışalım diyorum olmuyor, ikimiz de yere çok paralel gidiyoruz.

2. geçen gün yine realitenin pert duvarına işemekle meşgulüm. adımı yazmaya çalışıyorum, duvar enseye şaplak bir edayla adam olmamı söylüyor.

3. geçen gün yine tekli kişilik bozukluğu geçiriyorum. psikiyatristim ağlayarak fazla normal olduğumu, benden cacık olmayacağını söylüyor. yaşamaya devam ediyorum.

4. geçen gün yine dolapta keş bulmakla keşkül bulmak arasındaki farkı düşünüyorum. teorikle pratik çatışması hat safhaya ulaşıyor, oturup dinleniyorum.

5. geçen gün yine yaklaşık 3 dakika aynaya bakıp bu suratın bana ait olup olmadığını tartıyorum. evet bir itiraf: her gece uyumadan önce oyuncak ayıma proleteryaya duyduğum gizil aşkı fısıldıyorum.

6. geçen gün yine odamda yetiştirdiğim ham karpuzların iç geçirmesini dinliyorum. çok okuyor, çok biliyor, çok çok oluyorlar. hüzünleniyorum.

7. geçen gün yine "ah benim karanlık ruhum" tribinde insanlarla oturup "what a beautiful ass" tribi geçiriyorum. bir kaç dakika içinde onlarca zabıta görüp hapşırıyoruz.

8. geçen gün yine yolda zeki demirkubuz'u görüyorum. aras'ın yüzünde 3 tabak risotto yemiş gibi bir hava oluşuyor, bense yok edilmeye çalışan sülfürdioksitler için bir saniyelik saygı duruşunda bulunuyorum.

9. geçen gün yine syd barret'la sid vicious'u beraber hayal ediyorum. canım deli gibi sıkılırken erkek egemen pornografinin üstümdeki etkisini hayretle karşılıyorum, a-a diyorum.

10. geçen gün yine rahmetli baudrillard'ın kemiklerinden kolye yapıyorum aşkın bir dikkatle. midem bulanıyor, deterjan paketlerinin bu derece ezilmesine içim el vermiyor, allahıma koşuyorum.

13 Mart 2010 Cumartesi

deplasmanda plasebo

allah nolur varolsun ve benim cezamı versin. cehennemde yıllanayım vesselam.

10 Mart 2010 Çarşamba

suicide is painless

en gıcırından macbook önümdeki. eminim oradan okurken harfler de daha parlak görünüyor. şarkı falan indiriyorum ilk hevesle. nick cave ararken baktım ki suicide is painless coverlamış. jay jay'i biliyordum da, meğer marilyn manson da söylemiş bahsi geçen şarkıyı. derken, karar verdim ki bizi mahveden şey ninniler.

"suicide is painless
it brings out many changes"

tıkır tıkır böyle saat gibi. neyse, düşündüm ki beni seven insanlar var. güzel bir şey bu. ve eminim ki brian molko'yu da seven insanlar var. insanlar insanları sevmese her şey daha kolay olmazdı. insanlar tedirgin olmasa da her şey daha kolay olmazdı. son günlerin en güzel şiirini okudum. gerçi 3 şiir okudum, üçleme. jay jay johanson da görse severdi. şöyle bir şeyler geçiyor:

"Yazarak ulaşmaya çalıştığı yerin
tersi yönünde ilerlediğini herkes fark etti sanıyor herkesin içinde
ona hak verenler o hariç herkes çünkü bu olayın en ilginç yanının
olayın kendi başlarına gelmiş olması olduğunun farkında"

çağdaş okumuş. canım. şu hayatta bildiğim tek şey, sigara içilecekse kaçak içilmeli. kanka içelim hadi.

27 Şubat 2010 Cumartesi

kutuma gitmek istiyorum.

sevgili olmak bir kurum olmalı. babalar gibi hem de. devletimsi, ailemsi, okulumsu bir şey olmalı. hani yapmak zorunda olduğun, çünkü başka türlü kafanın rahat etmediği, başka türlüsünün huzur getirmediği bir şey. karşı çıkmanın eylem, çaba gerektirdiği bir hal. bir süre sonra nasıl da çirkin oluyor, nasıl da her şeye benziyor öyle.

sonradan diyorum: coşmuş, almış götürmüşüm. nefes aldım yiğenim, iyiyim şimdi.

21 Şubat 2010 Pazar

dünya dönüyor, bengi dönüyor.

Nihilizmin kült kitabı Babalar ve Oğullar’da Turgenyev içinde bulunduğu çağın duygu durumunu tümdengelimle yansıttığı için alegorik ve bana sorulursa âşık olunası bir roman kahramanı olarak Bazorav’a epey rol yüklemiştir. Gelecekle ilgilini umudunu yitirmiş, içi boşaltılan kavramları hayatından çıkarmış olan Bazarov’un bu boşvermişliği aymazlığından değil, aksine çoğu şeyin farkında oluşundan kaynaklanır. Gelenekçi kesimi temsil eden amca Pavel’le arasında geçen bir diyalogda ülke içindeki ekonomik ve sosyal sorunların, toplumsal önyargı ve tabuların ve bu önyargıların halkın nasıl alehine işlediğinin ayırdında olduğunu açıkça gösterir.[1] Ancak Pavel ona çözüm önerisinin ne olduğunu sorunca yapacak hiçbir şey olmadığını, yapmaya gerek de olmadığını büyük bir rahatlıkla dile getirir. İşte bu noktada farkındalıkla eylemsizlik, hatta iradesizlik arasındaki bağlantıyı kurmak yerinde olacaktır.

Nietzsche felsefesinde pek ön planda olmasa da Bengi Dönüş kavramının temelleri epey eskiye dayanıyor. Sözlük anlamı ezeli-ebedi döngü olan kavram, ilksizliği ve sonsuzluğu ifade ediyor. Antik yunanda Aristoteles ve Pisagor’un tanrıyı, Anaksogaras’ın ruhu, Diogenes’inse havayı tasvir etmek için kullandığı “ezeli-ebedi” sıfatı, asıl mitolojide zaman tanrısı Kronos’la özdeşleştirilince bizim gelmek istediğimiz noktaya ulaşıyor. Ezeli-ebedi bir döngü olan zamanda önce veya sonra yoktur, dolayısıyla bir bitimden bahsedilemez. O halde, bu döngünün bir parçası olan insanın yaşamının da bir başlangıcı veya sonu yoktur. Hayat sonsuz defa tekrarlanarak süregelir. Üstelik bu sonsuzluk içinde kişinin bir değişim yaratma şansı da yoktur. İnsan, aklının ve sözde iradesinin üstüne çöken bir lanet gibi aynı tiksindirici hayatı ebediyen yaşamaya mahkûmdur.

Bazarov ve Bengi Dönüş düşüncesinin kesiştiği yer insan aklıyla ulaşılan kimi noktalarda aklın artık işlevini yitirmesi. Şöyle ki, farkındalık arttıkça, sözgelimi kişi zamanın ezeli-ebedi bir döngü olduğunun ayırdına varınca kendi iradesinin hiçbir şeyi değiştiremeyeceğini acıyla görüyor ve varoluşunu, yaşamını, mantığını yüklenip eskisinden daha da zor olarak yola devam ediyor. Bir noktada insan iradesini yoksaydığı için mevcut görüşü yazgıcılıkla eşleştirenler elbette olacaktır. Bana kalırsa bu kadar düz bir bağlantı kurmak pek de doğru değil. Çünkü Nietzsche, zamanı değiştiremeyeceğini bildiği halde üstinsana ulaşmak için farkındalığı arttırmayı yani akıl ve irade aracılığıyla kendini bilgiyle donatmayı öngörüyor. Keza, örnek olarak aldığım Bazarov karakteri de pasifliğine ve gelecekle ilgili beklentisizliğine rağmen bilime, yani kavram olarak bilime değil bilgiye götüren her yola hayranlığını dile getiriyor. Sonuç olarak Bengi Dönüş düşüncesi tüm zaman içinde insanın değiştirebileceği bir şeyin olmadığını ve eylemin anlamsızlığını vurguluyor ama kişinin bu görüşe ulaşma yolunda verdiği uğraşın önemini de yadsımıyor, aksine taçlandırıyor.

Salinger, Franny adlı öyküsünde Franny karakterinin okuduğu bir kitaptaki tanrı fikri ve tanrı arayışıyla, tekrarın anlam üzerindeki etkisini sorgular.[2] Bahsedilen kitabın kahramanının istediği şey durmadan dua etmeyi başarabilmek. Devamında gelişen bir yığın olayın sonunda fikrin bağlandığı nokta, başta hiçbir etki yaratmasa da tanrının adını sürekli tekrar etmenin insanda bir süre sonra kendiliğinden gelişen bir inanç yaratması. Yani bütünüyle inançsız biri bile her an tanrının adını yinelerse sözcük onda önüne geçilmez bir yönelim oluşturuyor, anlamlanıyor.

Postmodern dönemde Nihilizm, Absürdizm gibi düşünce akımlarıyla ve Dadaizm, Punk gibi sanat hareketleriyle vurgulanan “yaşamın anlamsızlığı” fikrine cevap olarak değil de, tamamlayıcı bir unsur olarak sunulabilir Bengi Dönüş bir yönüyle. Yani şöyle ki, insan mantığıyla algılanmaya çalışıldığında hiçbir anlamı olmayan yaşam, tıpkı Salinger’in işaret ettiği gibi sonsuz kere tekrarlandığında zorunlu bir anlam kazanıyor. Kişi, mantığının tahayyül edemediği bir kavram olarak sonsuzu, kendi hayatıyla birleştirdiği zaman zihnindeki o bulanıklık ve belirsizlik anlamın bir formunu oluşturup temel paradoksu çözüyor. Böylece, “ben bu anlamsız yaşamda neden var oluyorum?” sorusuna çift taraflı bir cevap geliyor:
Yaşam anlamsız değil, yalnızca sen anlamıyorsun.
Var olmak da senin elinde değil, uğraşma.

[1] Turgenyev, Ivan Sergeyeviç, Babalar Ve Oğullar, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, s.65
[2] Salinger, J.D, Franny ve Zooey, YKY, s.33

6 Şubat 2010 Cumartesi

rosa rosinante

anne, daha çok var mı cehenneme varmamıza?
mühim değil, ben arka koltukta uyurum. üstü açık
bir şapel kazarım kendi kendime, içisıra kalık
törenlerle evlenir, ölür, gizliden gizliye ekmek
kırıntıları atarım pencereden, don kişot için.

anne ben en çok sevimli hayaletler sevdim, asalaklar
ve bir de tapınak şövalyeleri. rosinante mutlaka bir
fenomendir arabamızda, gece olunca nal tıkırtılarını
duyarım. tabii gerçekler de yanıltabilir insanı, endülüs
emevileri de.

anne özür dilerim, hürrem sultan'a ve biraz da tsk'ye
benziyorsun. araba tutmaz beni, ama sıkıldım artık
kusacağım. tekerleklerin önünde saygıyla eğilip kendimi
bir müzenin kırmızı hatlarından atacağım.


şubat'10, barselona