24 Şubat 2011 Perşembe

kutup ayısı ve fokun akılalmaz maceraları



Ben de şu dünyaya geldim geleli
Emanetten bir don giymişe döndüm
Sahibi çıktıda elimden aldı
Koru yerde koyun yaymışa döndüm

O yar geldi geçti geri bakmadı.
Hendekler kazdırdım sular akmadı
Çok yuva bekledim cücük çıkmadı
Boş yuva beklemiş yoz kuşa döndüm

Pir Sultan abdalım bu dünya fani
Baştan başa kim sürdü bu devranı
Yarin bir çift sözü üşüttü beni
Yüce dağ başında donmuşa döndüm



Yukarıdaki nefes, Bektaşi geleneğinin devamı niteliğinde olup Pir Sultan Abdal tarafından La Merditude des Choses için 600 yıl önceden saza alınmıştır.

26 Ocak 2011 Çarşamba

banksy, hiç trendy değilsen.




uyusam
kalktığımda yatağım hala lavanta koksa
kekikli, zeytinli bi kahvaltılı hazırlasalar

27 Aralık 2010 Pazartesi

anket: genç bayanlara sorduk.

1. hiç haksızlığa uğradığınızı hissettiniz mi?

2. aynı duyguyu dalgasının size birkaç kaynaktan periyodik olarak çarptığının farkına vardınız mı?

3. bu kaynakların size haksızlık etmelerindeki temel amacın kendi eksikliklerini gidermek olduğunu gördünüz mü?

4. bunu gördüğünüz halde güçsüzlüğünüzden bir şey yapamadığınız oldu mu?

5. yeterli gücünüz olduğu halde bu haksızlığa karşı bir şey yapmadığınız oldu mu?

6. olayın işleyiş mekanizmasını ve nedenselliğini bütünüyle içinize sindirdiğiniz halde, her tekrarlanışında darmadağın oldunuz mu?

7. her tekrardan sonra bir daha tepki vermeyeceğim diyip, ilklerde dışadönük, sonrasında içedönük tepkiler verdiniz mi?

8. spontane olaylar karşısında vücudunuzun verdiği tepkinin hiçbir zaman önceden tasarladığınız gibi olmayacağını, acıyla, fark ettiniz mi?

9. düşünme mekanizmanızın vücüdunuzun genel işleyişinde ne kadar etkisiz olduğunu görüp iradenizden şüphe ettiniz mi?

10. siz klavyeliyken bir şeylerden iğrendiniz mi?


(1.a, 2.s, 3.k, 4.ı, 5.d, 6.a, 7.y, 8.ı, 9.m)
(10. sorunun cevabı EVETse 1. soruya geçiniz.)


24 Aralık 2010 Cuma

köpekleme yüzmek ve tabii yine tespit

demin televizyonda bir haber gördüm. bir köpek varmış. bir yığın saçma sapan objenin adını öğrenebilmiş ve onları istenilen sırayla dizebiliyormuş. dünyanın en akıllı köpeği diyorlar. işte tam da budur dedim kendi kendime. hakikaten dedim ama. evimiz herhangi bir gerekçeyle izleniyorsa, video kayıtlarını takip eden kişi bu kız ne konuşuyor evde bir başına diye epey eğlenmiştir büyük ihtimal. her neyse. işte akıllılık anlayışımız bu yani. sahip tarafından adı öğretilen objeleri dizebilmek. klasik bir lise anlayışı. hatta klasik bir dünya anlayışı. söyleneni başarıyla yaparsan, akıllısındır. ne yaptığını biliyor musun, neden yaptığını biliyor musun, yaptığının bir anlamı var mı, hiç önemli değil bunlar. follow the instructions yani. ve o an dedim ki, ne kadar saklamaya çalışsa da, sistem kendi kendini böyle ele veriyor işte. hem de en bariz destekçisi medyayla. bana sorarsanız dünyanın en akıllı köpeği hoşt diyince gitmeyen, laf söz dinlemeyendir. köpeksin arkadaşım sen. havla, ısır ne bileyim, gücünü bil. iki kuruşluk mama için, böyle maskara olma. bu da benim uygarlığa eleştirimdir. did you get it?

10 Kasım 2010 Çarşamba

dağlar bağlar

kimyada entropi diye bir hadise var. entropi bir atom veya atom grubunun genel düzensizlik ölçütü. entropi yani düzensizlik arttıkça kararsızlık artıyor. genel olarak atomlar, küresel simetriyi yakalamak, elektronları üzerinde eşit çekime sahip olmak için entropilerini düşürmeye, kararlı hale geçmeye uğraşıyorlar. bu nedenle aralarında bağlar kuruluyor. alın size en güzelinden bir kimya psikoloji sentezi. insanlar ne için bağ kuruyor? daha düzenli bir yaşama geçmek için. enerjisi yüksek gençlik yıllarında, entropi tavan, bağlar filan hikaye. ama yaş ilerledikçe bir düzen arayışı, kararlı hale geçmek isteği. hemmencecik bir bağ kuruluyor, monogami de takipçisi oluyor.

bir de bağın üstüne bağ kurmak yani metres durumu var ki, ona da koordine kovalent bağ diyoruz. bir dahaki sefere de onu anlatırım.

3 Ekim 2010 Pazar

tez elden teslim

alttaki son bölümle birlikte nilgün marmara tezinin sonuna gelmiş bulunuyorum. bugüne değin blogu her açışında karşısında marmara'yla ilgili bir şey bulup içi bayılanlara özrü borç bilirim. yazdıklarımda fazlalar ve eksikler mutlaka ki vardır, değer verenler kusurumu affetsin. sanırım artık hep beraber hafifleyebiliriz.

not: tezle ilgili bütün kayıtları imha etmek durumunda kaldım. güvenlik filan. kontrol edildikten sonra tekrar koyabilirim. koymayabilirim de. mandalina yiyiniz.

18 Eylül 2010 Cumartesi

gözlüklü şirin'in tragedyası

çocukken scooby doo, jetgiller ve kral tivi'yle birlikte müdavimi olduğum şirinler, biraz büyüdüğümde karşıma komünizm propogandası olarak çıktı. çok şeyler söylediler, şirin baba'nın sakalı marx'ınkine benziyormuş, şirinler cinsiyetsizmiş, kolektif yaşam varmış, bilinç altımız bu rejimle şekillendirilmek isteniyormuş, zart zurt. ama kimse topluluk içinde ötekileştilen zavallı gözlüklü şirin'den bahsetmedi. üstelik şirinlerin alenen şiddet uyguladığı tek karakter de oydu.

süslü şirin kendini beğenmişti, aynaya göz süzmekten başka bir işe yaramazdı ama sevilirdi. tembel şirin bütün gün uyurdu ama sevilirdi. güçlü şirin yük taşırdı taşımasına lakin şiddete meyilliydi "uv uv vurucam suratına" derdi ama sevilirdi. şirine zaten kadın olduğu belli olan tek karakterdi ve bütün şirinler ona bayılırlardı. demem o ki, şirinlerde ne eşcinsellik eğilimi, ne kadınlık, ne tembellik, ne de fiziksel üstünlük ötekileştirildi. bölümün sonunda kazanılan zaferden sonra hepsi mutluluk içinde bir araya toplaşır gözlüklü şirini de tekmeyle uzak bir yere savururlardı. zavallımın gözlüğü yamulur, başında yıldızlar uçuşurdu.

peki gözlüklü şirin'in suçu neydi? elinde kalınca bir kitap taşımaktan ve hasbel kader öğrendiği birkaç bilgiyle övünmekten başka bir özelliği olmayan bu mavi yaratık neden sevilmiyordu? küçükken ukala olmasının dışlanmasında payı olduğunu düşünürdüm. belki de bu yüzden hala ukala insanlardan pek hoşlanmam, herhangi bir alanda çok başarılı bir insanın bile kendiyle övünmesi hoşuma gitmez. ancak sonradan fark ettim ki, süslü şirin de, hatta güçlü şirin de epeyce ukalaydı. gözlüklü şirin dışlanıyordu, çünkü onun övündüğü şey doğuştan gelen bir yetenek veya özellik değil, sonradan kazanılan veya kazanılmaya çalışılan bilgiydi.

okula başladığımızda çok ders çalışan öğrenciler, sosyal yönü nasıl olursa olsun inek olarak adlandırıldı. aileler çocukları akademik anlamda başarısızsa "zeki ama çalışmıyor" dediler. çocukları başarılı olan ailelerse evlatlarının az çalışarak başarılı olduğuyla övündüler. zeka, yani doğuştan gelen ayrıcalık her zaman emek ve zaman harcanarak elde edilen ayrıcalığın önünde konumlandırıldı. bir şey için çok uğraşanın ve çalışanın hiçbir zaman ayrıcalıklı doğanın önüne geçemeyeceği vurgulandı, benimsetilmeye çalışıldı.

bu nedenle, şirinlerin, çiçek çocukların, hippi takılanların, modern alternatiflerin ideolojilerinde belirgin bir kopukluk olduğuna inanıyorum. tembelliğin, doğuştan sahip olunan yeteneğin kutsandığı, mesleklerin ve başarıların buna göre belirlendiği bir toplumu kesinlike ideal topluluk olarak görmüyorum. ırk, cinsiyet, cinsel tercih gibi bilinçle oluşturulmayan farklılıkların ötekileştirilmesine yüksek sesli tepki gösteren özgürlükçü anlayışın daha çocuk yaşta emeğin ötekileştirilmesine neden ses çıkarmadığının ayrı bir tartışma konusu olduğuna inanıyorum.