doğru sözcükleri seçmek meseledir, anlatırken de dinlerken de. bugünün güzel anlarını geleceğin hangi kötü anlarıyla denkleyebileceğinin hesabını yapabilmek apayrı bir meseledir, göte ve pişkinliğine ihtiyaç vardır. dik durmak mesele değildir, dik durulur, dik durmak yapması düşünmesi söylemesi öyle kolay kolaylığından sıkılıyorum muhabbetidir. ölmek geyik değildir. aşk sitcom değildir. ölmek ve aşk mesele değildir. yemeğe yeterince tuz katmak ve hayvanın oğlu gibi sözler vermek bir mesele olabilir, bu durum kişinin tıynetine göre değişir. bu toprakların en önemli meseleleri çarpık batılılaşma ve kirpik ötekileşmedir. güven sorunu, geçmiş travmalar, karanlık ruhlar, bunlar mesele değildir, bunlar aslında yoğdur. yoğurt vardır. yörsan mesele olsa ne olacaktır, olmasa da mutfağa girmeyecektir. borçlar meseledir, alacak baya baya meseledir, aynı yanlışı iki kere yapmak oldukça sikimsonik bir meseledir. salçalı ekmek ve peyniri küçümsemek nerden baksan bir şark meselesidir, çay koyanın meselesi kalmaz. öyle bir mesele etmem ki, ruhun duymaz.
17 Temmuz 2013 Çarşamba
4 Temmuz 2013 Perşembe
26 Mayıs 2013 Pazar
çayın altını tartışmaya açık bırakmak
1940-1990
arası eser veren Oktay Rifat tanık olduğu edebi akımlar etkileniminde farklı
biçemlerde şiirler üretmiştir. Birinci Yeni egemenliğindeki ana dayalı, imge
yoksunu, sohbete yakın ilk dönem şiirlerinin yerini sonrasında yine yalın ancak
imgelemi görece daha güçlü, özgün biçemi belirgin şiirler almıştır. Oktay Rifat
kendini Garip’in cafcafından sıyırdıktan sonra hemen hemen her şiirinde, tanık
olduğu toplumsal değişimin yarattığı hüzün ve karmaşayı dillendirir. Bu durum
onu doğu modernizmi içinde değerlendirilebilir hale getirir. Doğu modern
yazını, batı modern yazınına kıyasla, İslam geleneği ve mutlak otoriteye dayalı
siyasi yapılanma gereği çok daha edilgen, hüzünlü, eli kolu bağlı ve hatta, belki
biraz da cüretkarca dile getirebilirim, itaatkardır. Yanlışı ve çatışmayı
-sözgelimi ötekileşmeyi ve yabancılaşmayı, batılı yola sokulmak istenen doğulu
geleneği, doğa ve şehir karşıtlığını, özelleşme ve bütünlük taşımanın çağsal
algıda yer değiştiren değerlerini- irdeler, ancak yazar olarak kendini bu duruma
maruz bırakılan bir mağdur olarak konumlandırır, toplumcu gerçekçileri bir
kenara koyarsak –ki Türk şiirinde bu gelenek dahilinde yazılan nitelikli eser
yok denecek denli azdır- sorunun çözümüne işaret etmez, eleştirilerinde dahi
dağınık bir ironi ardına sığınır ve yöntem olarak kaçışı yeğler. Turgut Uyar’ın
Kurtarmak Bütün Kaygıları adlı şiiri bu tutumun Türk şiirindeki en belirgin açıklayıcısı
olarak gösterilebilir. Bu önbilgilendirme çerçevesinde Oktay Rifat’ın tanık
olduğu çağın toplumsal sorunlarını yoğun doğa irdelemesi ve muhalif siyasi
duruşun öne attığı kavramlar egemenliğinde dile getirdiği, bu bağlamda doğu
modern yazınına dahil olduğu iddia edilebilir. (...)
bu saatten sonra kalbine girecek şey ben değil ordudur
balkonları ağaç yaprakları ve böceklerle; masaları şarap şişeleri, yarısı dolu kahve bardakları ve boş peynir kutularıyla, beyinleri yarını olmayan bilgilerle, odalarıysa güzafi sohbetlerle dolduran o beklenen, bulunduğundaysa hızla kurtulmak istenen o güzel final mayısı. akşam cannes töreni varmış, yine farhadi'ye şeker vereceklerdir, ozon'a da avuçlarını göstereceklerdir, zira onlarca pencereyi açmak güzel, pencereden aşağıya çöp dökmekse, siz türkler nasıl diyor, immature. ozon'un bundan bir önceki filmi vizyona girmiş, bir kızgın taşlara düşen su damlaları değil ama, sırf o hasta ruhu görmek bile dinç kılabilir insanı, gibi geliyor bana sanki sanırım.
bir deney yapmaya başladım, bir başkasının biçemiyle, bir başkasının sözcükleriyle yazmak. arkadaş zekai özger'in pek eskilerde denediği şey gibi, sizin gibi yazmak istesem, elbette şahanesini yapardım varsayımı üstüne kurulu insanı ya acayip tatmin edecek ya da yerle yeksan edecek bir süreç. tatlı olacak gibi geliyor bana sanki sanırım.
ha bir de kaan boşnak'ı es geçmeyin, adam harikulade.
15 Nisan 2013 Pazartesi
24 Aralık 2012 Pazartesi
cin ali
Eğer karşımda her sorunun cevabını
bilen bir cin olsaydı, ona yönelteceğim soru “Ben herhangi bir şeyi
değiştirebilir miyim?” olurdu. Bu sorudaki, yanlış anlaşılmaması gereken nokta
şu ki, “ben” diye bahsedilen özne dış faktörlerden tamamiyle bağımsızlaşmış,
otonom bir figürdür; günlük yaşamda kullanılan, sosyal ve kültürel faktörlerle
devşirilmiş “ben”den bu anlamda farklılaşır. Eğer “ben” ikinci tanımıyla
kullanılmış olsaydı, bahsedilen değişim tam anlamıyla bir değişim olmazdı,
çünkü benin beraberinde taşıdığı değiştirilemez olgular onun yarattığı değişimi
de bir gereklilik olarak algılamamıza yol açabilirdi. Bu durum şu şekilde
örneklendirilebilir: Yolda gördüğü dilenciye ev açan, ihtiyaçlarını karşılayan,
hayat koşullarını iyileştirmeye sağlayan birini ele alalım. Bu kişinin bahsi
geçen dilencinin hayatında yarattığı değişimin gerçek bir değişim olup olmadığı
ikincil bir sorgulamadır, bunun öncesinde genel algının tersi yönde bir eylemde
bulunan, değişim yaratmaya çalışan kişinin bu değişimi yaratmada etkilendiği
dinamikler tartışılmalıdır. Eğer bu kişi değişime yol açan eylemi toplumca ona
öğretilmiş merhamet ve hayırseverlik algısıyla gerçekleştiriyorsa, onun
ailesinden, okulundan ya da çevresinden gördüğü doğru bunu gerektiriyorsa ya da
kişi yaptığı ve onca kötü algılanan bir eylemin karşılığı olarak bu eylemi
vicdanını rahatlatma yolunda bir araç olarak kullanıyorsa, değişime yol açtığı
düşünülen bu eylem aslında bir değişime değil mevcut sistemin kendi içinde yol
açtığı hafif dalgalanmalara işaret eder. Değişimi yaratacak olan özne özgür
iradeye sahip olmalıdır ki eylemleri düz bir belirlenimcilikle algılanmasın,
önceden kestirilemez bir farklılaşmayı, değişimi, gerçekleştirebilsin.
Dolayısıyla “Ben herhangi bir şeyi değiştirebilir miyim?” sorusuna verilecek
evet cevabı öncelikle “Ben özgür iradeye sahip miyim?” sorusuna verilecek evet
cevabını gerektirir. Bu noktada ikincil sorgulamaya, değiştirme eylemi özneden
çıkıp nesneye ulaştığında nesnenin yaşaması planlanan değişimin ne kadar gerçek
olduğu sorusuna geçilebilir. Az önce verdiğimiz dilenci örneğine geri dönersek,
eylemi gerçekleştiren özne bu eylemi tamamen özgür iradeyle değişim yaratma
yolunda yaptıysa bile, eylemin dilencinin hayatında yaratacağı değişim sahi bir
değişim midir? Ekonomik refaha kavuşan dilencinin yaşayacağı değişim onun
özünde yaşayacağı bir değişime yol açar mı? Başka bir deyişle sistemin kazananı
ve kaybedeni birbirlerine dönüşseler bile onların özlerini oluşturan temel
değer ve kavramlar değişmekte midir? Diyelim ki, gördüğü bu yardımdan sonra
dilenci bir şekilde hayatını yola soktu, kendine bir iş kurdu, para kazanmaya
başladı, tabiri caizse kendini kurtardı. Onun yaşadığı bu süreç bireysel
anlamda bir kategoriden diğerine geçiştir, ancak toplum içinde varolan
kategorilerin haricinde bir boyuta geçiş değildir. Dolayısıyla özne tarafından
değiştirilmeye çalışılan nesne değişmemiş, ancak dönüşmüş olur. Bu noktada “Ben
herhangi bir şeyi değiştirebilir miyim?” sorusunun cevabının evet olabilmesi
için “Bir şeyin özü değişebilir mi?” sorusunun cevabının evet olması gerektiği
sonucuna varılabilir. Cine sorulan bu soru ne kadar dünyayı algılama yolunda
temel sayılabilecek iki soruya cevap bulmamızı sağlasa da soruyu soranın
gelebilecek iki cevapla da baş etmesi oldukça zordur. Hayır cevabı soruyu
soranı tamamen edilgenleştirebilir. Varlığının herhangi bir değişime yol
açmayacağını kesinkes bilmek, onun varlığını kendi nazarında
anlamsızlaştırabilir, çünkü yaşamaya devam etmek, eylemde bulunmak elbette ki
yaşayışının özel olduğu ve değişime yol açabileceği inancını gerektirir. Evet
cevabı ise özneyi bunun tam zıttında ancak yine zor bir pozisyona sokar.
Değişim yaratabileceğini bilmek beraberinde kendine ve çevrene karşı büyük bir
sorumluluk getirir. Yanlış olarak adlandırdığın şeyleri değiştirme ihtimalin
olduğunu bilmek uçsuz bucaksız bir etkenliğe yol açabilir, çevrende olup biten
her yanlışlıktan kendini sorumlu tutmanı ve bu yük altında ezilip kendi özünü
tüketmene sebep olabilir. Alınabilecek iki cevabın da ızdırap yaratacağını
bilmeme rağmen bu soruyu tercih etmemin nedeni şüphesiz ki meraktır. Tahminimce
ve umudumca hakikate ulaşmanın yaratacağı ızdırap vereceği tatminin yanında
anlamsız kalacaktır.
4 Nisan 2012 Çarşamba
bütün acılar birbirine benziyor sanki
nazilerce yahudilere amerikalılarca siyahilere yapılanlar
afrika kıtasının elmas peşinde katledilmesi
idama mahkum edilenlerin ipe, giyotine, elektrikli sandalyeye ya da şırıngaya kadar geçirdikleri anlar
idama mahkum edilenlerin öldürdükleri insanlar
zorla göç ettirilen ermeniler
biat etmeyince kaçırılan, kimvurduya giden kürtler
faili meçhul gazeteciler
işkence odalarında, hapishanelerde taciz tecavüz ve her türlü işkenceye maruz kalan devrimciler
zevk için dövüştürülen gladyatörler, boğalar, tavuklar, kuyrukları koparılan, yakılan, suda boğulan kediler, köpekler
okudukları ve yazdıkları şeyler yüzünden tutuklanan öğrenciler
attıkları yumurtalar ve sloganlar yüzünden biber gazından öldürülen öğrenciler
alınıp satılan, işçi, seks nesnesi yahut köle olarak kullanılan çinli, arjantinli, pakistanlı, iranlı, lübnanlı, türk, kürt, rus ve bütün dünyadan çocuklar
erkeklerce madden ve manen öldürülen kadınlar
ufak çıkarlar peşinde sevgiyi, ahlakı ve iyi niyeti hiç düşünmeden harcayanların terörüne maruz kalmış milyonlarca insan
ve bütün bir düzence hayalleri, karakteri ve algısı hepten değiştirilmiş o tek kişi