27 Şubat 2010 Cumartesi
kutuma gitmek istiyorum.
21 Şubat 2010 Pazar
dünya dönüyor, bengi dönüyor.
Nietzsche felsefesinde pek ön planda olmasa da Bengi Dönüş kavramının temelleri epey eskiye dayanıyor. Sözlük anlamı ezeli-ebedi döngü olan kavram, ilksizliği ve sonsuzluğu ifade ediyor. Antik yunanda Aristoteles ve Pisagor’un tanrıyı, Anaksogaras’ın ruhu, Diogenes’inse havayı tasvir etmek için kullandığı “ezeli-ebedi” sıfatı, asıl mitolojide zaman tanrısı Kronos’la özdeşleştirilince bizim gelmek istediğimiz noktaya ulaşıyor. Ezeli-ebedi bir döngü olan zamanda önce veya sonra yoktur, dolayısıyla bir bitimden bahsedilemez. O halde, bu döngünün bir parçası olan insanın yaşamının da bir başlangıcı veya sonu yoktur. Hayat sonsuz defa tekrarlanarak süregelir. Üstelik bu sonsuzluk içinde kişinin bir değişim yaratma şansı da yoktur. İnsan, aklının ve sözde iradesinin üstüne çöken bir lanet gibi aynı tiksindirici hayatı ebediyen yaşamaya mahkûmdur.
Bazarov ve Bengi Dönüş düşüncesinin kesiştiği yer insan aklıyla ulaşılan kimi noktalarda aklın artık işlevini yitirmesi. Şöyle ki, farkındalık arttıkça, sözgelimi kişi zamanın ezeli-ebedi bir döngü olduğunun ayırdına varınca kendi iradesinin hiçbir şeyi değiştiremeyeceğini acıyla görüyor ve varoluşunu, yaşamını, mantığını yüklenip eskisinden daha da zor olarak yola devam ediyor. Bir noktada insan iradesini yoksaydığı için mevcut görüşü yazgıcılıkla eşleştirenler elbette olacaktır. Bana kalırsa bu kadar düz bir bağlantı kurmak pek de doğru değil. Çünkü Nietzsche, zamanı değiştiremeyeceğini bildiği halde üstinsana ulaşmak için farkındalığı arttırmayı yani akıl ve irade aracılığıyla kendini bilgiyle donatmayı öngörüyor. Keza, örnek olarak aldığım Bazarov karakteri de pasifliğine ve gelecekle ilgili beklentisizliğine rağmen bilime, yani kavram olarak bilime değil bilgiye götüren her yola hayranlığını dile getiriyor. Sonuç olarak Bengi Dönüş düşüncesi tüm zaman içinde insanın değiştirebileceği bir şeyin olmadığını ve eylemin anlamsızlığını vurguluyor ama kişinin bu görüşe ulaşma yolunda verdiği uğraşın önemini de yadsımıyor, aksine taçlandırıyor.
Salinger, Franny adlı öyküsünde Franny karakterinin okuduğu bir kitaptaki tanrı fikri ve tanrı arayışıyla, tekrarın anlam üzerindeki etkisini sorgular.[2] Bahsedilen kitabın kahramanının istediği şey durmadan dua etmeyi başarabilmek. Devamında gelişen bir yığın olayın sonunda fikrin bağlandığı nokta, başta hiçbir etki yaratmasa da tanrının adını sürekli tekrar etmenin insanda bir süre sonra kendiliğinden gelişen bir inanç yaratması. Yani bütünüyle inançsız biri bile her an tanrının adını yinelerse sözcük onda önüne geçilmez bir yönelim oluşturuyor, anlamlanıyor.
Postmodern dönemde Nihilizm, Absürdizm gibi düşünce akımlarıyla ve Dadaizm, Punk gibi sanat hareketleriyle vurgulanan “yaşamın anlamsızlığı” fikrine cevap olarak değil de, tamamlayıcı bir unsur olarak sunulabilir Bengi Dönüş bir yönüyle. Yani şöyle ki, insan mantığıyla algılanmaya çalışıldığında hiçbir anlamı olmayan yaşam, tıpkı Salinger’in işaret ettiği gibi sonsuz kere tekrarlandığında zorunlu bir anlam kazanıyor. Kişi, mantığının tahayyül edemediği bir kavram olarak sonsuzu, kendi hayatıyla birleştirdiği zaman zihnindeki o bulanıklık ve belirsizlik anlamın bir formunu oluşturup temel paradoksu çözüyor. Böylece, “ben bu anlamsız yaşamda neden var oluyorum?” sorusuna çift taraflı bir cevap geliyor:
Yaşam anlamsız değil, yalnızca sen anlamıyorsun.
Var olmak da senin elinde değil, uğraşma.
[1] Turgenyev, Ivan Sergeyeviç, Babalar Ve Oğullar, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, s.65
[2] Salinger, J.D, Franny ve Zooey, YKY, s.33
6 Şubat 2010 Cumartesi
rosa rosinante
29 Ocak 2010 Cuma
“Tol” Hakkında Altı Soru Hiç Cevap
Murat Uyurkulak’ı ilk romanı “Tol” üzerinden değerlendirirken, tıpkı Ece Ayhan’ın Nilgün Marmara’nın ölümü üstüne yazdığı analizdeki gibi soru cevap formatını kullanmak sanırım yerinde olacaktır.
- “Tol”, batılılaşma yolundaki Anadolu’nun gördüğü en esaslı iç çatışmalardan sosyalist eylemleri ve Kürt sorununu kazananı olmayan bir savaş, mutlak bir mağlubiyet manzarası olarak sunmuş ve son derece taraflı olarak öfkeyi hüzne çevirmiş midir?
- Murat Uyurkulak, Türk yazarların makûs talihini, doğu batı arasında sıkışmayı, kendine has bir metotla alt etmiş ve gerek Türk arabesk jargonundan gerekse Amerikan yazınından, sözgelimi Beatçilerden faydalanıp özgün bir üslup yaratmada bariz bir adım atmış mıdır?
- “Tol”un diğer sanat dallarından, özellikle sinemadan beslendiği söylenebilir mi?
- Yazarın yarattığı erkek ve kadın karakterler ayrı ayrı varlık göstermekle beraber, tek bir kadın/erkek bedeninde bütünleştirilebilir mi? Örneğin, Yusuf, babası Oğuz, Şair ve İsmail tek bir kişinin, sözgelimi yazarın alt kimlikleri olabilir mi?
- Romanın başında Kaan İnce’ye yapılan alıntı, devrimle karşı devrim, eylemle suskunluk, inançla nihilizm, dirimle ölüm, intiharla intikam, hamlıkla pişkinlik arasında nerde durur ve romanın bütünündeki o kalıklığın ne kadarını üzerinde taşır?
- Romandaki diyalogların gerçekçiliğinde Murat Uyurkulak’ın vaktiyle bir troçkist olmasının, vaktiyle Bornova’da garsonluk yapmasının ve vaktiyle sokaklarda pek sık dolaşmasının etkisi olduğu söylenebilir mi, söylenirse bu yazara haksızlık olur mu?
Bu soruların tümünün cevabı: bilmiyorum. Zaten Yıldırım Türker’in “Tol” üstüne söylediklerinden sonra, ben bu romanla ilgili yorum yapabileceğimi de zannetmiyorum. Ama açık olan bir şey var ki, Murat Uyurkulak, Afili Filintalar’ı oluşturan diğer genç yazar/şairlerle beraber pekçedir bekleneni yapacak gibi.
28 Ocak 2010 Perşembe
uyuma!
körfezi hüzünle saran bir c sesi olarak izmir’in, insanları kadar trajik olduğu iddia edilebilir. uzun saçlı kirli tişörtlü genç adamların karşısında konumlanan kızıl, turuncu, siyah ve kahve saçlı kadınlarıyla,
on beşinde durağan kırkında zıpır frijit ve libido kaynağı kadınlarıyla,
sevgilisini ya seksenlerde bir işkence odasında ya da geçen gün masa başında sessizce yitirmiş kadınlarıyla
ve kadınlıktan başka hiçbir sıfat taşımayan kavramlarını kaybetmiş kadınlarıyla izmir. ergenken “metalci”, sonra “rockçı” sonra “alternatif dinleyicisi” olup nihayetinde bornova’da punk barların yerini alan clublarda serdar ortaç eşliğinde coşanlarıyla,
çocukluktan yadigâr bir ideal uğruna her şeyden vazgeçen ve sonra bu ideali kadınların bacak aralarında yitirenleriyle,
evde, okulda, işte, sokakta, barda, kısaca kendilerinin olduğu her yerde sıkılan ve bu sıkıntıyı geçirmek için kırmızı perdeli bir evde, bir apartmanın on beşinci katında, apaydınlık bir öğrenci evinde, buram buram anneanne yemeği kokan ve balkonunda çılgın bitkiler yetişen bir evde, dumanaltı olarak birbirinin yüzüne kançanağı gözlerle bakan, konuşamayan, zaman geçsin diye sevişen insanlarıyla
ve herhangi bir sınıfta uygarlıktan bunalmış bir kadın elindeki kitaptan bir bok anlamıyor, anlamaya çalışmıyor ve yalnızca odasından çıkmayan, uyumayıp durdurak bilmeden spinoza okuyan bir adamın güzelliğini tasvir için bir sözcük bulmaya çalışıyor, bir dil inşa etmeye karar veriyor ve yapacak bir şey olmadığı için fazla zorlamadan düşlemeye devam ediyorsa: izmir.
teşhirci bir dekolte olarak alsancak,
spiral geçirilmiş rahmiyle basmane,
karşıyaka’da dönercilerin yağlı dumanlarında ellerini ısıtmak,
her türlü sapkınlıkları, kibar kamyoncuları ve ağır gözlükleriyle bir öğrenci, bir memur, bir aile(!) semti olarak bornova,
kıbrıs şehitleri’nin başından sonuna kadar bir mohikanı aramak, bir ölüyü aramak, bir geceyi aramak, o apartmanların içinde ne zaman bulup yitirdiğini bilmediğin bir şairi aramak ve susmak,
susup kendi yitik yazgını ellerinle çiğneyip hazmetmek. çünkü izmir. yapacak bir şey yok, olsaydı zaten yapardık.
27 Ocak 2010 Çarşamba
yazar burda amına koyayım demek istemiş
yatay sekiz arası
ve benim yengem, yani bütün yengelerim, yani
ne kadar yengem varsa orospu olacak. son çare
epikür’e porsuk pinçik kapatma bulup kendilerini
güneye, daha da güneye inecekler ama yazık!
onlara konserve atacak italyanlar yok ki artık
kapsama alanı dışına demem o ki insanlığın
yüzde doksan dokuzuna çıkıp, çıkıp çıkıp
bir falezden güüüm:
inanmamaya eriyecekler.
yengem namus, yengem çamaşık bulaşık yemek,
çoktan seçmeli bir metodla öğretin çocuklarınıza:
sonsuz şekilde olmaz o pek bir şey dondurma!