10 Kasım 2010 Çarşamba

dağlar bağlar

kimyada entropi diye bir hadise var. entropi bir atom veya atom grubunun genel düzensizlik ölçütü. entropi yani düzensizlik arttıkça kararsızlık artıyor. genel olarak atomlar, küresel simetriyi yakalamak, elektronları üzerinde eşit çekime sahip olmak için entropilerini düşürmeye, kararlı hale geçmeye uğraşıyorlar. bu nedenle aralarında bağlar kuruluyor. alın size en güzelinden bir kimya psikoloji sentezi. insanlar ne için bağ kuruyor? daha düzenli bir yaşama geçmek için. enerjisi yüksek gençlik yıllarında, entropi tavan, bağlar filan hikaye. ama yaş ilerledikçe bir düzen arayışı, kararlı hale geçmek isteği. hemmencecik bir bağ kuruluyor, monogami de takipçisi oluyor.

bir de bağın üstüne bağ kurmak yani metres durumu var ki, ona da koordine kovalent bağ diyoruz. bir dahaki sefere de onu anlatırım.

3 Ekim 2010 Pazar

tez elden teslim

alttaki son bölümle birlikte nilgün marmara tezinin sonuna gelmiş bulunuyorum. bugüne değin blogu her açışında karşısında marmara'yla ilgili bir şey bulup içi bayılanlara özrü borç bilirim. yazdıklarımda fazlalar ve eksikler mutlaka ki vardır, değer verenler kusurumu affetsin. sanırım artık hep beraber hafifleyebiliriz.

not: tezle ilgili bütün kayıtları imha etmek durumunda kaldım. güvenlik filan. kontrol edildikten sonra tekrar koyabilirim. koymayabilirim de. mandalina yiyiniz.

18 Eylül 2010 Cumartesi

gözlüklü şirin'in tragedyası

çocukken scooby doo, jetgiller ve kral tivi'yle birlikte müdavimi olduğum şirinler, biraz büyüdüğümde karşıma komünizm propogandası olarak çıktı. çok şeyler söylediler, şirin baba'nın sakalı marx'ınkine benziyormuş, şirinler cinsiyetsizmiş, kolektif yaşam varmış, bilinç altımız bu rejimle şekillendirilmek isteniyormuş, zart zurt. ama kimse topluluk içinde ötekileştilen zavallı gözlüklü şirin'den bahsetmedi. üstelik şirinlerin alenen şiddet uyguladığı tek karakter de oydu.

süslü şirin kendini beğenmişti, aynaya göz süzmekten başka bir işe yaramazdı ama sevilirdi. tembel şirin bütün gün uyurdu ama sevilirdi. güçlü şirin yük taşırdı taşımasına lakin şiddete meyilliydi "uv uv vurucam suratına" derdi ama sevilirdi. şirine zaten kadın olduğu belli olan tek karakterdi ve bütün şirinler ona bayılırlardı. demem o ki, şirinlerde ne eşcinsellik eğilimi, ne kadınlık, ne tembellik, ne de fiziksel üstünlük ötekileştirildi. bölümün sonunda kazanılan zaferden sonra hepsi mutluluk içinde bir araya toplaşır gözlüklü şirini de tekmeyle uzak bir yere savururlardı. zavallımın gözlüğü yamulur, başında yıldızlar uçuşurdu.

peki gözlüklü şirin'in suçu neydi? elinde kalınca bir kitap taşımaktan ve hasbel kader öğrendiği birkaç bilgiyle övünmekten başka bir özelliği olmayan bu mavi yaratık neden sevilmiyordu? küçükken ukala olmasının dışlanmasında payı olduğunu düşünürdüm. belki de bu yüzden hala ukala insanlardan pek hoşlanmam, herhangi bir alanda çok başarılı bir insanın bile kendiyle övünmesi hoşuma gitmez. ancak sonradan fark ettim ki, süslü şirin de, hatta güçlü şirin de epeyce ukalaydı. gözlüklü şirin dışlanıyordu, çünkü onun övündüğü şey doğuştan gelen bir yetenek veya özellik değil, sonradan kazanılan veya kazanılmaya çalışılan bilgiydi.

okula başladığımızda çok ders çalışan öğrenciler, sosyal yönü nasıl olursa olsun inek olarak adlandırıldı. aileler çocukları akademik anlamda başarısızsa "zeki ama çalışmıyor" dediler. çocukları başarılı olan ailelerse evlatlarının az çalışarak başarılı olduğuyla övündüler. zeka, yani doğuştan gelen ayrıcalık her zaman emek ve zaman harcanarak elde edilen ayrıcalığın önünde konumlandırıldı. bir şey için çok uğraşanın ve çalışanın hiçbir zaman ayrıcalıklı doğanın önüne geçemeyeceği vurgulandı, benimsetilmeye çalışıldı.

bu nedenle, şirinlerin, çiçek çocukların, hippi takılanların, modern alternatiflerin ideolojilerinde belirgin bir kopukluk olduğuna inanıyorum. tembelliğin, doğuştan sahip olunan yeteneğin kutsandığı, mesleklerin ve başarıların buna göre belirlendiği bir toplumu kesinlike ideal topluluk olarak görmüyorum. ırk, cinsiyet, cinsel tercih gibi bilinçle oluşturulmayan farklılıkların ötekileştirilmesine yüksek sesli tepki gösteren özgürlükçü anlayışın daha çocuk yaşta emeğin ötekileştirilmesine neden ses çıkarmadığının ayrı bir tartışma konusu olduğuna inanıyorum.


11 Ağustos 2010 Çarşamba

kadastro

allah tahsilatımı affetsin. beyazıd’ın kiri, tüm elemlerin

piri üstümüzdeyken, haşhaşinler, tuhaf serpintisi erkekliğin

aysu’nun erk ekerken çiğdem çitlerkenki o şahane ifa-

desine denk gelsin.


allah tahsilatımı affetsin. lejyon düğümleri psişik bir vaka

çeşme dolaylarında jülyen doğruyorlar çocuklarını ötekileri

illüzyonları ve vizyonları bir barı taşamayan şark terkisi

günahı bileklerinde delsin.


allah tahsilatımı affetsin. alacağını alamadan vereceğini

veren tüm esrik suretlere vekilen bir sonu veya onu görmek

örmek recm esnasında dökülen telleri, ellerimi açtığımda

peydalanan sıkıntı içimizdeki kini çelsin.


allah tahsilatımı sol omzuma devretsin.



11 Temmuz 2010 Pazar

mazeretim var.

şiişt ergen takımı. hani intihar etmiş diye, sıkı şairler hakkında konuşuyor diye, marjinal bir kadın diye nilgün marmara'dan bahsediyorsunuz ya, daktiloya çekilmiş şiirler'i çantanızda taşıyor ve bazı dizelerin altını çizip ulu orta gösteriyorsunuz ya, feysbukta tivitırda nilgün'den alıntılar yapmaya uğraşıyorsunuz bir de alıntının altına N. Marmara yazıyorsunuz ya, tiksiniyorum sizden. elimde olsa hepiniz elinden toplatırım nilgün'nün kitaplarını.

şiişt olgun takımı. sırf ergen takımı elinden düşürmüyor diye, genç yaşta intihar edip popüler olmuş diye nilgün'ün iki kitabını karıştırıp aklınızca onun yetersizliği üzerine ahkam kesiyorsunuz ya, onu ruhsal sıkıntı ve intihardan ibaret görüyorsunuz ve hatta özelliksizlikle itham ediyorsunuz ya, özür dilerim ancak siz pek bir şey bilmiyorsunuz. boş bira laflardan ibaretsiniz.

sabah sabah agresifim evet, saygılar.

10 Temmuz 2010 Cumartesi

aras keser'le benim aramdaki farklar

Aras Keser süper bir insandır, ben o kadar değilim

Aras Keser yolda Zeki Demirkubuz’u görse “Abi akşam içelim” derdi,

Ben yolda Zeki Demirkubuz’u görsem tanımam.

Aras Keser asla yalan söylemez; ben şaraptan hiç kusmadım.

Ben şaraptan çok kustum çünkü midem

Açlıktan nasıl büzüm büzüm büzülmüştü, görmeliydiniz.


Aras Keser, Azrail’i yolda görse ona selam verirdi;

ben Azrail’i herkesin yanında az çok görmüştüm, bir çift laf edebilseydim ona

derdim ki kanka pardon ama sen iyice ortam malı oldun.


Aras Keser olsa ona bunları söylesem o bana gülümserdi;

O bana gülümserdi ben ona derdim ki al tüm kitaplarım senin olsun

Ama şu koca halatlar ellerimi ayaklarımı düğümlüyor, bir şey yapamaz mıyız?


Aras Keser orda olsaydı elimi tutardı ve derdi ki “Boşver, geçecek bunlar”

Ben orda olsaydım elini tutar ve derdim ki “Aras beraber ölsek.”


Ben oradaydım, Allah’ın elini tuttum ve dedim ki “gücüne gitmesin ama ben bu halatları keseceğim”

Allah bana döndü bir baktı o bakışı görmeliydiniz.


Aras Keser o bakışı görse yalnızlıktan ağlardı,

Ben o bakışı gördüm, sıkıntıdan kusacaktım, Allah elimi tuttu.


Ne tuhaf, Allahlar terk edilirken bile genç kızların

Allahlar terk edilirken bile genç kızların ellerini bırakmıyorlar, ne tuhaf.


Aras Keser çok şanslı bir insan,

Halatlarını koparırken o kocaman bir adamdı

Ben halatlarımı koparırken küçücüktüm

Zaten şanslı bir insan değilimdir, yazdıklarım iş yapmaz.


Aras Keser hala Antakya’da bu iskenderi o yemiş olamaz!


Olamaz dedim Allah elinde halatlarımla gidince

Verse de ben alsam onu, içim ferahlasa, siz de görseniz

Aras Keser tutsa elimden birlikte geçsek çölü

Nasıl olsa Aras da ölü ben de ölü.



not: bu şiir ah muhsin ünlü'nün "RESULULLAH'LA BENİM ARAMDAKİ FARKLAR" adlı şiirinin bir uyarlamasıdır. ölümüne kopyadır, geyiktir.


9 Temmuz 2010 Cuma

seslerden fa, çünkü duymazsan eğer tüm şarkılar boşuna.

eskiden çok gitmekten bahsederdik. bir şeylere binip gitmekten. dağlara çıkmaktan. farklı zamanlardı. bu "eskiden gençtik" tribi falan değil. o zamanlar yalnızca gitmek vardı. bulunduğumuz evden. okuldan. alsancak'tan. izmir'den. hayattan. gittiğimiz yerin adı önemli değildi, onu bilmemek önemliydi. her şey geçici bir yolculuk olarak adlandırılabilirdi. şeylerden konuşmak ve bira içmek elbette ki vardı. aşkın bir hevesle çeperlerini zorlamak. daha çok yapmak. daha çok okumak ne bileyim. daha çok gezmek. vapurda turgut uyar ve sancı geç saatlerde. odanın duvarına ince tükenmezle belki biri bir gün görür de mutlu olur diye kısa dizeler yazmak, kitapların kenarına tarihler atmak, küçük şeyler göze almak, küçük hayatlarımıza kıyasla büyük şeyler göze almak, koyu renk rujlar sürerek geceleri. çoktular ama yoktular diye saatlerce düşünürdük. çürümeye deli bir hevesimiz vardı. güzel çocuklar değildik belki. çok yetenekli, çok bilgili veya çok çılgın olmadığımız da aşikardı. kendi halimizdeydik ve kendi halimizle sıkıntılarımız vardı. şimdi dönüp baktığımdaysa tüm bu yaşananlar en saf mutluluklarım gibi görünüyor. plansız ve çekincesiz, özgürmüşçesine yaşanan anlar. ondan sonrası yine gitmek oldu. gittim. her şey sebep gösterilebilir, belli de olabilir. bu gitmek olayını belki de o kadar abarttık ki, giderken gitmenin ne olduğunu unuttum. artık hiç ondan bahsetmiyorum. o zamanlardan da pek kimseyi görmüyorum. uzaktan baktığımdaysa, tatsız şeyler görüyorum. çürüyerek içi dolmuş soğan gibi. hiçi kalmamış gibi. hoşlanmıyorum bundan. ondan artık geç kalmış bir veda. güzel günleri zaman zaman hatırlayıp gülümsüyorum. ve emin olun özlüyorum. dağları yani.