it's an old dawn
4 Nisan 2012 Çarşamba
bütün acılar birbirine benziyor sanki
18 Mart 2012 Pazar
murathan mungan alıntısı yapacağıma taksim'de nevruz eylemi ortasında kalırım daha iyi
üniversiteye geldiğimden beri fark ettiğim en belirgin şey, insanların hayatlarını anlamlandırma arzusunun artık sönümlenmeye başladığı oldu. lisedeyken hayat mı daha rahattı, gelecek kaygısı mı daha azdı, hormonlar mı bir acayipti bilmiyorum; ancak o vakitler herkeste – son derece ergen bir tabanda gelişse bile – bir farklılaşma, güruhtan biri olmama, hayatını genelgeçer kurallarla yozlaştırmama isteği vardı. ne biliyim, daha az kuralcıydık sanki. korkular daha azdı, her şeye bir tutkuyla yaklaşılırdı. şimdi tutku korkulan bir şey oldu. bir şeylere bağlanmaktan kaçınır olduk. daha da fenası, bir şeye bağlanmanın, hayatını bir şeye adamanın ve bu biçimde anlamlanmanın, gerçekle bağdaşmayan, romantik ve özünü tüketen bir tavır olduğuna inanır olduk. üniversiteye gelmeden önce, tecrübenin, her ne şekilde oluşursa oluşsun, insanı geliştirdiğini, iyiye sürüklediğini düşünürdüm. şimdiyse geçen yılların insanı ne kadar çirkinleştirdiğini büyük bir üzünçle, çaresizlikle izliyorum. hiçbir şey iyiye filan gitmiyor, aksine olgunlaştığına inanılan, olgunlaşması beklenen insanlar tatminsizlik içerisinde, bir liseliden çok daha tutarsız hayat görüşleriyle, ordan oraya sürükleniyor, hiçbir yere gitmeyen ve bu gidişle de hiçbir yere gitmeyecek yaşamlarını günlük sıradan eğlencelerle, sözgelimi alkolle, neşelendirmeye, katlanılabilir hale getirmeye çalışıyorlar. o akademik yaşam, girilen tonlarca sınav, dinlenen müthiş şarkılar, izlenilen filmler, okunulan kitaplar ve masabaşında tartışılan bütün o güzel şeylerin sonu bu tıynetsiz hale mi çıkıyor? bunun için mi uğraşıyoruz biz? yani şimdi ciddi ciddi, gerçekçi olmak demek, okulu bitirip, hatrı sayılır bir para kazanıp evlenmek, çoluk çombalağa karışıp, bir araba bir ev alıp bayram tatillerinde yurt dışına gidip yemek yemek mi demek? gerçek bu mu gerçekten? inanmak istemiyorum. buna inanmaktansa, kültablasına inanırım, şekerliğe, kaşığa inanırım daha mantıklı. bir insan bunlara inanmaktan, bu öğretilmiş, hiçbir şekilde tatmin getirmeyecek saçmalıklarla yaşamaktan nasıl yorulmaz da, değerli olan yegane şeyden, sevgiden, tutkudan yorulur? nasıl bir normalleşme arzusudur ki, hayatını olağandan bir adım öne çeken şeyi alelacele törpületir? bildiğim bir şey var, o da güzel olan hiçbir şey emek harcamadan, kendinle savaşmadan gelmiyor. ama şöyle de bir şey var ki, emek harcadığımız şeylerin birçoğu da güzellik getirmiyor. demem o ki, siz siz olun, bir yerde bir kıvılcım görürseniz, belli belirsiz bile olsa, bağlanın ona. çünkü bana kalırsa, başka ne yaparsanız yapın onun kadar anlamlı olmayacak. ha bir de nolur, eğer içinizde tutkuya dair en ufak bir meyil varsa, öldürmeyin onu. üzülürüm.
22 Şubat 2012 Çarşamba
posa'yı çıkarmak

1 Aralık 2011 Perşembe
çan sesleri ezan sesleri martı sesi
kuğu, zamanın sonuna kalkan, sürgünümdü; göz
mavisi duman, sessizliğim. aktım ölü denizkızıy-
la gökkuşağı saklı mektubun içine, pulumuz rüz-
gar oldu, postacımız güvercin. civa gibi eridik ka-
bımızda. kırmızıya gittik. hemen yokladım yüzü-
mü yağmurun yuva yaptığı ellerimle. iyice şaşır-
mıştı alıcısı vapur ıslığımızın. saplandı gözlerimin
ışığı yeni güne.
mermer bir kayıkla geri döndük
diğer yarısına acının,
usulca çekildi deniz,
son bulduk, yenildik.
artık yataksız bir liman yüreğim, soğuk ve loş.
kırık
düşlerim. serçelerde gözlerimin buğusu. buruk
içim.
böylesi bir yenilgiyi beklemediğim için
sabahın en serin ucunda bağıran ben
intihar edecekmiş gibi sıkılıyorum
düşük boynuma asılı sonbaharı.
çekildi yaşanan hıçkırıklara, yaşanmayan düş kı-
rıntılarımızla boğulduğumuz odaya. düştü saat
duvardan, telefon diye çevirdim yelkovanı: imdat.
akrep soktu kendini. çan sesleri, ezan sesleri, martı
sesi, çatılarda kaldı gecenin gizi. unuttum mektu-
bun içinde boğulduğumu. elveda."
12 Temmuz 2011 Salı
yavaş çekimde tanelerin dağılışı ve türlü aranjmanlar 2
her şey tabii ki olmadı ve ben bir hikaye anlatamadım. böylece yine, yeniden; gedikli gerçeklerin sizlere arzında eğri bir ayna görevi üstleneceğim. ikibinonbirin bir temmuz günü, ikibinonunkinden pek de farklı olmayarak yarım kalmış beklentilere, hayal kırıklıklarına, çıkara ve tamaha, zoraki eğlenmelere, redlere, kendinden vermelere ve dış faktörlerce sertçe sarsılmış karakterlere şahit oldum. bundan daha elim olarak, tüm bu olay ve olgulara etken yahut edilgen biçimde dahil olan ben, kurgunun bir elamanıyken halihazırda ferdi olduğum bu abeslikten katiyen rahatsız olmadığım gibi, durumun vahametini, ancak şu an, yani ekrandaki zahiri bir silüet olmaktan sıyrıldığım şu an ayırt etmiş bulunuyorum. bu farkındalığın isyan yahut en ufak bir eyleme yol açtığı sanılmasın. bu koşullar içre doğmuş ve gelişmiş ben, yılların getirdiği kanıksama neticesinde, oluşumunda şahsen hiçbir tesirim olmayan bu yalan sistemini, özüm kabul etmiş bulunmaktayım. hayatım; içinden türediğim, nefret ettiğim, muhtaç ve mecbur olduğum dayakçı bir anne gibi. aslında hepimizinki öyle değil midir?
bu nedenle ki, sizlere güzelliklere sarılı yahut komik yahut aşkla dolu hikayeler anlatabileceğimi, maalesef, zannetmiyorum. sıkıcı kelamlarımından dolayı şimdiden özür diliyorum.
6 Temmuz 2011 Çarşamba
yavaş çekimde tanelerin dağılışı ve türlü aranjmanlar
her şey olsaydı ve ben size bir hikaye anlatsaydım rengi zannedersem yeşil olurdu. demirden zırhı, kalın çerçeveli gözlükleri, hayırları, tunçtan bilekleri olmazdı. ince belli bardaklar sıra sıra dizilir, göl ufak seslerle titreşir, ahmet hamdi tanpınar ve sabahattin ali; ayakları ahşap, oturağı hasır, dar sandalyeler üzre fısıldaşır, cümlemiz o engin, o dirgin, o durgun manzaranın söz ile zımparalanmış pareleri olurduk.
her şey olsaydı ve ben size bir hikaye anlatsaydım rengi zannedersem kırmızı olurdu. başrolde arno frisch oynamaz, kimse arzularını bir başkasının kırgınlığı pahasına açığa çıkarmazdı. ellerde tek atımlık zarlar, o çift küp farklı düşse ne kaybedileceği yahut ne kazanılacağının hesabı yapılmayan bir alemde, nikbin yaşamlar sürerdik. sohbetler bir an sonrasının, sevgiler özenin, geceler diğer gecelerin peşine düşerdi.
her şey olsaydı ve ben size bir hikaye anlatsaydım, o gün, bugünden farklı olarak sözlerim ehemmiyete kavuşurdu. ancak o gün yetkin bir hikayenin yazarı değil çatısı, eylemlerimin sorumlusu değil bizatihi somut karşılığı olurdum. eğer bir kişiyi değiştirebilseydim zannedersem her şeyi değiştirebilirdim.